7 Temmuz 2014 Pazartesi

2014 BREZİLYA’NIN KÖTÜ ADAMLARI



20. dünya kupasını geride bırakmak üzereyiz. Her dünya kupası ayakta alkışlanan kahramanlara olduğu kadar büyük tepki çeken kötü adamlara da şahitlik etmiştir. Yaptıkları gaddarca faullerle, centilmenlik dışı hareketlerle, futbolseverleri aldatmaya yönelik davranışlarla çoğu zaman istenmeyen adam haline gelmişlerdir. Yakın tarihe şöyle bir bakarsak, 2010 dünya kupası finalinde Xabi Alonso’ya kung fu hareketi yapan Hollandalı De Jong, 2006 finalinde kafa atma olayına karışan İtalyan Materazzi ve Fransız Zidane, 1998’de Simeone’ya yaptığı hareketle kırmızı kart gören İngiliz Beckham, 1982’de Batiston’u hastanelik eden Alman kaleci Tony Schumacher bunlardan sadece bir kaçı.


Kuşkusuz 2014 Dünya Kupası da kendi kötü adamlarını yaratmayı başardı. İşte bu dünya kupasına olumsuz davranışlarıyla damgasını vuranlar;


Hakem Yuichi Nishimura: Brezilya ile Hırvatistan arasındaki açılış karşılaşması 1-1 devam ederken Japon hakem Yuichi Nishimura 71. Dakikada ev sahibi takım lehine tartışmalı bir penaltı kararı verdi. Futbol kamuoyu kesinlikle penaltı olmadığı konusunda birleşirken Nishimura bir anda istenmeyen adam haline geldi. Hakem komitesi Nishimura’yı savunsa da Japon hakeme kupanın geri kalanında bir daha görev verilmedi.  



Pepe: G grubunda Almanya ile Portekiz arasındaki mücadele 2-0 panzerlerin üstünlüğü ile devam ederken Portekizli defans oyuncusu Pepe önce Müller’e sert bir faul yaptı ardından da yerdeki rakibine bir de eğilerek kafa attı.  Çirkin davranışlarıyla daha önce bir çok kez gündeme gelen Pepe gördüğü kırmızı kartla 37. dakikada takımını 10 kişi bıraktı ve Almanların sahadan 4-0 gibi farklı bir skorla galip ayrılmasında pay sahibi olanların başında geldi. Grupta averajla 3. olarak turnuvaya veda eden Portekiz'de akıllarda hep Almanya karşısında alınan farklı yenilgi ve Pepe’nin gördüğü kırmızı kart kaldı.


Alex Song: Kamerunlu Song ailesi gördükleri kırmızı kartlarla dünya kupalarında konuşulmaya devam ediyor. Rigobert Song’un 1994 ve 1998 dünya kupalarında gördüğü kırmızı kartların ardından yeğeni Alex Aong da Hırvatistan maçında kızararak geleneği devam ettirdi.  Mandzukic’e attığı dirsekle 40. dakikada takımını 10 kişi bırakan Alex Song, Hırvatistan’a 4-0 gibi farklı bir skorla yenilmelerinde pay sahibi oldu.


Matuidi: Fransa ile Nijerya arasındaki 2. tur maçı 0-0 devam ederken 54. Dakikada Fransız Matuidi, orta saha mücadelesi sırasında Onazi’ye çok sert bir faul yaptı. Sahayı sedyeyle terk eden Nijeryalı oyuncuya yapılan kontrol sonrası sol ayağının kırıldığı anlaşıldı. Yavaşlatılmış gösterimlerde Matuidi’nin yaptığı hareketin ne kadar da sert olduğu daha net anlaşılıyordu. Matuidi ve bu faul sonrası ona sadece sarı kart göstermekle yetinen Birleşik Amerikalı hakem Mark Geiger hafızalara kazındı.


Zuniga: Brezilya ile Kolombiya arasındaki çeyrek final mücadelesindeyiz. Sambacıların 2-1’lik üstünlüğü ile devam eden maçın son anlarında ev sahibi ekip kontra atağa çıkmaya çalışırken Kolombiyalı Zuniga, Neymar’ın sırtına çok sert bir müdahalede bulundu. Acı içinde yerde kalan süper yıldız sedyeyle hemen ambulansa koyuldu ve hastaneye götürüldü. Omuriliğinde kırık tespit edilen Neymar’ın turnuvanın geri kalanında oynayamayacağı açıklandı. En önemli ismini kaybeden Brezilyalılar, “Neymar’a herhangi bir kastım yoktu” diyerek özür dileyen Zuniga’ya ve pozisyonda faul düdüğü bile çalmayan İspanyol hakem Carballo’ya büyük bir öfke duyuyor.



Suarez: Ve sırada bu dünya kupasının en kötü adamı var. İtalya ile Uruguay arasındaki grup mücadelesi 0-0 devam ederken gelişen Uruguay atağı sırasında İtalya ceza sahası içerisinde Suarez ile Chiellini bir anda yerde kaldı. İtalyan futbolcu acı içinde sol omzunu, Uruguaylı ise dişlerini tutuyordu. Futbolseverler pozisyonun tekrarı ekrana geldiğinde ne yaşandığını daha iyi anladı. Suarez’den bir ısırma olayı daha.. Bu kez dişleri Chiellini’nin sol köprücük kemiğindeydi. İtalyan oyuncu izleri gösterse de Meksikalı hakem Rodriguez olayı görmediği için Suarez’e herhangi bir yaptırımda bulunmadı. Ancak maçın ardından görüntüleri izleyen Fifa disiplin komitesi Uruguay’ın kötü adamına tarihin en ağır cezalarından birini verdi. Tüm dünyada tepki çeken, bir o kadar da espri konusu olan Suarez, ısırma olayına karşılık Fifa’dan 9 milli maç ve 4 ay futboldan men cezası aldı.

15 Haziran 2012 Cuma

ONDAN BUNDAN

Evdeki büyük televizyon arızalı.. Dün gelip aldılar yetkili servisten.. Akıbeti meçhul.. Ana kartta falan sorun olabilir dediler.. Parça gerekirse 1 hafta 10 günü bulurmuş..
Kaldık mı bilgisayar ekranı kadar ufacık televizyona.. Tam şampiyona vakti hiç de iyi olmadı bu..

Neyse ilk maç için dibine kuruldum ekranın. Şampiyona öncesinde favorim İtalya demiştim. Kendi milli takımınız yoksa daha fazla keyif almak için bir takım desteklersiniz ya işte sadece o sebeple. Ama doğal olarak mantıkla değil gönülle söylemiştim.

Yine önemli bir turnuva öncesi şike ve bahis skandalıyla sarsılan İtalya 2006'da olduğu gibi bi' gazla turnuvada ilerler diye düşünüyordum. Halen de düşünüyorum. Hırvatistan karşısında, eline geçen her fırsatta kendini ispat etme takıntısına bürünmüş olan Balotelli yerine Di Natale'yi tercih etseydi daha mutlu olurdum. Son maçlarda dananın kuyruğu kopacak. İnce hesaplar var, onları maç vakti geldiğinde konuşuruz.

İtalya, İspanya karşısında İtalya gibi oynamadığı için puan alabildi, İtalyan ise İrlanda'yı İtalya gibi oynattığı için fark yedi. Gerçi Barcelona'lı Iniesta'yı Stoke'lu Whelan tutuyordu. Adam n'apsın!

Topla oynama maç sonu %72'ye 28'di. Bu istatistikle normalde 8-0 kaybetmesi lazımdı. Bravo Trapattoni'ye! Çok iyi çalışmış dersine, çok iyi analiz etmiş İspanya'yı. 4'te tutmayı başardı. Yalnız Robbie Keane hayal kırıklığı yarattı. Maç öncesi "saatlerce özel gol vuruşu çalıştım" demişti. Sadece 1 tane atabildi onlardan. Ama Shay Given daha ilk dakikalarda "amacım bitik Torres'i gol kralı yapmak" açıklamasının hakkını verdi. Helal olsun!

Şaka bir yana tüm sezon boyunca sıkıcı Barcelona futbolunun(çok samimiyim) ardından İrlanda karşısında da A Milli Barcelona takımını izlemek bir ara bayağı bir sıktı. Ev halkının baskısı sonucu İrlanda'nın Suçu Ne'den Fatmagül'ün Suçu Ne'ye bile döndük.

Kaynak: Wikipedia

İtalya'nın kaderi bir İtalya'nın ellerinde. Prandelli v Trapattoni. İrlanda'yı öyle böyle yenerler ama İtalyanlar'ın bir korkusu var, Euro 2004'te yaşanan yukarıdaki tablo. Cassano bu kez gülerek ayrılır umarım.


Kaynak: La Gazzetta

1 haftayı geride bırakıyoruz şampiyonada. Fevkaladenin fevkinde geçiyor maçlar. (Hadi İspanya-İrlanda'yı da dahil edeyim) Gollü karşılaşmalar olması da ayrı bir güzel. Ama en güzeli maçları çeken reji ve yönetmenler. Sanatsal bir çalışma yapıyorlar. Verdikleri her detay anlamla yüklü. Görüntüleri peşi sıra ezbere getirmiyorlar. 90 dakikalık futbol belgeseli sunuyorlar bize. Adamlara hayranlıklarım bir kat daha arttı. Ukrayna ya da Polonyalılar'ın çektiklerini sanmıyorum. Büyük ihtimalle Almanlar olabilir.

Bu arada 3 gecedir de maçların ardından Fifa12'de aynı tarifeyi uyguluyorum mazeretciutku.com'a. Artık gol atınca bile sevinip twitter'dan saldırmaya başladı. Durumu o kadar vahim yani. İş arkadaşları her sabah masasına mutsuz oturduğunu söylüyor. Artık oynamasam mı acaba?!

23 Nisan 2012 Pazartesi

TAKIM MUHABİRLİĞİ

Takım Muhabirliği: İstanbul yani ulusal tv ve gazeteler tarafından genelde 3 büyük takımı takip etmesi; futbolcular, teknik adamlar ve yöneticilerle yakın ilişkiler kurup onlarla röportaj yapması, onlardan takımla ilgili bilgi ve haber alması için görevlendirilen medya çalışanı. Spor kanalları açısından bu tanımlamaya bir ekleme daha yaparak, özellikle önemli maçlar öncesi saatler öncesinden stadyum ya da tesis kapısının önünden belli aralıklarla canlı yayın yapan medya çalışanı da diyebiliriz.

Öncelikle muhabirlik bu mesleğin temelidir. Bugünün bir çok spor müdürü de bu işi yaparak kariyerine başlamış, mesleğinin gerektirdiklerini takım peşinde koşarak öğrenmiştir. Takım muhabirleri yıllar yılı birkaç istisna dışında genelde spor müdürleri tarafından tuttuğu takımı takip etmesi için görevlendirilir. Bunun altında yatan sebep tuttuğu takıma daha fazla ilgi göstereceği, o takımla ilgilenmesinin kuruma daha faydalı olacağı düşüncesidir. Mesela bir Beşiktaş muhabirinin rutin işlerinin başında Ümraniye'deki tesislere gidip antrenmanları izlemek, futbolcu, teknik adam ve yöneticilerle iletişim kurmak gelir. Yeri gelince onlarla seyahat eder, yeri gelince takımla saatlerini geçirir, yeri gelince futbolculara manevi destek verecek kadar yakın arkadaşlık kurarlar. Kabul etmek gerekir ki bu birçok taraftarın hayal ettiği işlerin de başında gelir.

Yurtdışında da genelde bu böyledir. Muhabirler belli takımları takip eder, onlarla ilgili haberler yapar, yazılar yazar, görüşler paylaşır. Genelde takip ettikleri takımın dili olurlar.

Tv ve gazetelerin çoğalması, internetin gelişmesi, facebook ve twitter gibi sosyal ağların ortaya çıkmasıyla birlikte takım muhabirleri daha fazla deşifre olmaya başladı. Önceleri muhabirlerle sadece maç günleri stad önünde diyalog kurma fırsatını bulan ve takımla (futbolcu, teknik adam, başkan ya da yönetici) ilgili şikayet ve görüşlerini ileten taraftarlar sosyal medyayla birlikte artık her an medya çalışanlarına ulaşma imkanına erişti. Yine önceleri sadece haftada bir gün üzerine sorumluluk yüklenen, taraftarın dili, gözü, kulağı olması istenen muhabirler artık her gün bu sorumluluğu üzerlerinde taşımak zorunda. Yıllar önce tarafsızlık ilkesinin kulaklarına küpe olması istenen bu medya çalışanları zamanla taraftar olgusunun etkisinde daha fazla kalmaya, böylece bir zamanlar içinde derinliklere atmak zorunda kaldığı sevgi ve tutkusunu artık aleni bir şekilde yaşamaya başladı. Sadece taraftar da değil aslında. Rekabetin artması, gelir pastasının büyümesi, ortamın daha da gerilmesi gibi etkenler sonrası medyayı daha etkin bir şekilde kullanmak isteyen kulüp yöneticileri de muhabirler üzerinde baskı kurmaya başlamış, onları kendi sesleri olarak kullanma yoluna gitmişlerdir. Bunun her gün çalıştığı televizyona ya da gazeteye haber yapmak zorunda olan, özel haber kovalayan muhabirlerin işine yaradığını da kabul etmek gerekir. Yani muhabirler çift taraflı bir etkileşimin ortasında kalmıştır. Yıllar geçtikçe bu durum çeşitli sebeplerle daha da artmıştır.

Twitter'ı biraz daha açmak lazım. Bu sosyal paylaşım sitesi işlerin daha fazla karışmasına yol açtı. Twitter sayesinde taraftarlar, tv ve gazetelerin muhabirlerini takip etmeye başladı. Onlarla her an iletişim kurma şansına sahip oldu. Zamanla çoğu kez yazdıklarından ötürü takip ettiği takım taraftarları tarafından övgü, diğer takım taraftarları tarafından da ağza alınmayacak küfürler duyan bazı muhabirler klavyelerini yeri gelince daha sert kullanmaktan da geri kalmamaya başladı. Böyle davrandıkça takipçi sayılarının her geçen gün daha da arttığını gören bazı muhabirler işi daha da ileri götürüp tanımadıkları insanlarla bu paylaşım sitesinde restleşmeye, kavga etmeye bile başladı. Muhattaplık durumu böylece çok ileri boyutlara taşınmış oldu.

Yazının burasına kadar genel fotoğrafı çekmeye çalıştım. Yazı kesinlikle tüm muhabirleri kapsamamaktadır. Meslektaşlarımı rencide edecek ifadeler kullanmamaya özellikle özen gösterdim. Tanıdığım, iletişim halinde olduğum tüm muhabir arkadaşlarımı çok sever, büyük zorluklar (maddi-manevi) altında yerine getirdikleri görevlerinden ötürü onlara saygı duyarım. Ancak yaklaşık 15 yıldır bu camianın içindeki biri olarak naçizane bazı noktaların altını daha fazla çizmek istiyorum. Özellikle yeni dönem muhabirler tarafından twitter çok tehlikeli bir şekilde kullanılıyor maalesef. Bir üst paragrafta belirttiğim durum beni her geçen gün daha da korkutuyor. Özellikle bu sezon şike unsuru yüzünden gerilen ortamla twitter'ın daha da hayatımıza girmesi paralellik göstermekte. Zira twitter bir çoğumuz için bir saplantı, bir bağımlılık oldu. Ve taraftarlık olgusunun böldüğü kadar sağ ve sol bile bu kadar bölemedi bu halkı. Twitter da kuşkusuz bu duruma tuz biber ekti. Paylaşıldıkça herkes birbirinden daha fazla etkilenmeye, daha çabuk galeyana gelmeye başladı. İnsanlar kutuplaştı.

Bu sezon, bana sadece futbolun bitişini değil özellikle twitter sayesinde insanlığın da bitişini gösterdi. Ama tabii ki herşey bitmiş değil. Her insan ne çok iyidir ne de çok kötüdür. Sadece değişik şartlarda, farklı tutum ve davranışlar sergileyen insan vardır. Bu da bazılarına iyi bazılarına kötü gelir. Özümüzde hepimiz iyi insanlarız. Buna canı gönülden inanıyorum. Yazının sonunu bağlarken bazı takım muhabiri arkadaşlarımdan daha sağduyulu, daha sakin, daha soğukkanlı olmalarını; onlara sosyal paylaşım sitelerini daha ziyade bilgi ve haber vermek için kullanmalarını öneriyorum. Kendilerini takip eden binlerden oluşan fanatik, ateşli bir kitle olduğu gibi, sadece takımlarla ilgili gelişmeleri öğrenmek isteyen insanların olduğunu unutmasınlar. Maalesef bu bölünmüşlüğün bayrağı ellerine tutuşturulmak isteniyor, lütfen buna izin vermesinler.

Sevgi ve saygılarımla..

16 Nisan 2012 Pazartesi

IRKÇILIĞA KARŞI İÇİMDEN GEÇENLER

Siyahi birini gördüğümde ırkçılık denen olgu aklımın ucundan bile geçmez. Öyle biriyle tartışacak, hatta -tasvip etmesem de- bir şekilde kavga edecek bile olsam yine de rengiyle ilgili hakarette bulunmak çok uzaktır bana. Muhakkak ki ağzımdan küfür de çıkar -ki inşallah çıkmaz- iş o boyuta geldiğinde, ama yaratılışından dolayı o kişiyi rencide etmek... Asla ama asla..

Bu topraklarda doğan, büyüyen bir çok insan için de bu böyledir. Irkçılık lanetinin bizlere uzak olmasındaki en önemli etken de zannediyorum bazılarımız için inancımızla alakalı, bazılarımız için sosyal hayatımızla, bazılarımız için de her ikisiyle. Çocukken din eğitimi dersinde ilk öğrendiklerimiz arasında bir siyahi de vardı. Ezanı ilk okuyan kişi, Bilal-i Habeşi. Sonra biraz büyüyünce, müslümanlığı seçen, Vietnam'da savaşmayı reddeden, Türk insanının gece yarısı kalkıp boks maçlarını izlediği bir başka siyahi ile tanıştık, Muhammed Ali. Ve futbol denince -her ne kadar son dönemde yaptığı kıyaslamalarla eleştirilse ve komik duruma düşse de- babalarımızdan duyup öğrendiğimiz dünyanın en büyük futbolcularından bir başka siyahi girdi hayatımıza, Pele. Lise-üniversite zamanında da başka siyahilerle tanıştık. Fikir adamları, yurttaş hakları savunucuları, Martin Luther King ve Nelson Mandela ile.

Bu saydıklarıma Türk sanatçılar da başta olmak üzere bir çok isim eklenebilir. Bunların hepsi ya da bazıları zaman ve mekan açısından birçoğumuza uzaktı ama dedim ya yakındı da. Mekan açısından uzaktılar çünkü birçoğumuz yetişirken, kişiliklerimiz otururken, siyahi insanlar görmedik etrafımızda. Onlarla herhangi bir iletişim içine giremedik. Bu yüzdendir ki sokakta aniden karşımıza bir siyahi çıktığında "Aa zenciye bak" demişizdir eminim. Kendilerine zenci denmesine sinirlendiklerini, bozulduklarını bile bilmiyorduk. Sonraları öğrendik ki "nigger, nigga, negro" gibi kelimeler fazlasıyla ağırlarına gidiyormuş. TRT'de Sezen Cumhur Önal'ın "çikolata renkli" yakıştırmasıyla, sunumu sırasında gösterdiği özeni de farkettik. Yavaş yavaş -benim de içimden geçenleri yazarken kullandığım gibi- zenciden çok siyahi demeye özen gösterir olduk.

Netice itibariyle birilerini renginden dolayı rencide etmek, hakaret kabul ettikleri kelimelerle onlara hitap etmek hiç kimsenin haddine değil. Bu yüzden lütfen o kelimeler bizim için en fazla o çikolatalı bisküvi markası olarak kalsın.

28 Mart 2012 Çarşamba

GİDECEKSEN BÖYLE GİTME!

Haftasonunda ligde zirve yarışını yakından ilgilendiren Trabzonspor-Fenerbahçe karşılaşması oynanacak. İki takımın camialarının yaşananlar itibariyle birbirlerinden haz etmedikleri ortada. Basında çıkacak haberlerin, sosyal paylaşım sitelerinde sarfedilecek sözlerin de etkisiyle o gün gerilim en had safhaya ulaşacaktır. Dileğimiz sakin bir futbol gününün yaşanması yönünde.

Bu maçta kuşkusuz Trabzonspor'un en önemli silahı Burak Yılmaz olacak. 2 sezon önce devre arasında Fenerbahçe'den transfer edilmesi ve o sezonun 2. yarısında attığı 3 golden birinin de son maçta Kadıköy'de belki de Fenerbahçe'yi şampiyonluktan eden gol olması onun kariyerinin muhakkak ki dönüm noktalarından biri oldu.

Türkiye'nin büyük takımlarından Beşiktaş ve Fenerbahçe'de yapamayan Burak'ın şansı Anadolu'dan şampiyonluğa oynayan bir takımın formasını giymesiyle değişti. Bordo mavililerin orta sahasında Burak'ı destekleyecek en az 3 büyük İstanbul takımındaki kadar yaratıcı futbolcu vardı. Şenol Güneş'in de tek santraforlu oyun anlayışını Burak'ın üzerine kurması, Colman, Alanzinho, Adrian ve Olcan gibi (Selçuk'u da ekleyelim) adam eksiltmede ve pozisyon yaratmada usta ayakların atmaktan çok attırmak istemelerinin de yardımıyla Burak geçen sezon 19, bu sezonsa an itibariyle 31 gole ulaştı.

Trabzonspor Asbaşkanı Nevzat Şakar'ın, sorulması üzerine "Evet 5 milyon euro getiren sezon sonunda Burak'ı kadrosuna katabilir" cevabını vermesi bugün internet sitelerinde dolaşıyor. Bu yeni bir haber değil. Sezon başından beri bilinen, konuşulan bir şeydi. Ama 31 gole ulaşması ve Fatih Tekke'nin rekorunu kırmaya çok yaklaşması, bir de önlerinde Fenerbahçe gibi zorlu ve ezeli bir rakiple karşılaşılacak olmasının da etkisiyle bu önemli detay tekrar gündemde bana göre.

Bir sezonda 30 golün üzerine çıkmış bir golcünün, üstelik 27 gibi olgunluğa erişmiş bir yaşta, sezon sonunda 5 milyon euro ödenmesi halinde başka bir takıma transfer olabilmesi Trabzonspor kulübü açısından hiç de hoş bir durum olmasa gerek. Piyasa şartları gözönüne alındığında, menajerinin de iş bitirici yeteneklerinin üst düzeyde olduğu varsayılırsa bu rakamın 3 katına transfer olması kesinlikle normal olurdu. Ama onu kadrosuna katmak isteyecek olan bir takımın kalkıp sırf Trabzonspor'un yüzü suyu hürmetine bu rakamları ödemesini beklemek hayalcilik olur.

Nevzat Şakar şu an için kendilerine yapılmış resmi bir teklifin olmadığını söylüyor. Bu önümüzdekı birkaç ay içinde olmayacağı anlamına gelmiyor tabii ki. Normal şartlarda bu performansla Avrupa'nın 5 büyük liginden iyi bir takıma transfer olması gerekir. Ayrılırken Trabzonspor'a daha faydalı olabilmesi adına Burak'ın yapabileceği bir şeyler var mı, o konuda bir bilgim yok. Mesela özellikle Avrupa'dan bir takıma transfer olmasını kolaylaştıracak böyle bir maddeyi sözleşmesinden kaldırabilir mi? Cevabı merak edilen sorulardan biri de ne olursa olsun Burak'ın Trabzonspor'dan ayrılmak isteyip istemeyeceği. Ve arkası gelen sorular sorular... 27 yaşında, iyi bir istatistikle bitirilecek bir sezonun ardından tren o istasyona uğrayacak mı? Burak o trene binip yol alacak mı? Ve daha da önemlisi Trabzonspor, Burak'a "Gideceksen böyle gitme" diyecek mi?

26 Mart 2012 Pazartesi

FIFA STREET

Panna ve Air Beatsciler! Uzun zamandır reklamları dönen Fifa Street nihayet geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı. İki yıl önce PES serisini bırakıp FIFA'ya geçmiş birisi olarak Street benim de kısa sürede tutkunu olduğum oyunlar arasına girdi. Kazanırken aynı zamanda rakibinizi kızdırmaktan zevk de alıyorsanız bu oyun tam size göre. L2 ve sağ analogla birlikte sokak futbolunun en artistik hareketlerini sergiliyor, rakibinizin başını döndürüyor ve puanları topluyorsunuz. Kısacası halı sahada 10 dakika koşup nefes nefese kalan benim gibiler için güzel bir tatmin aracı. Boş vakitlerinizde önce kitap okuyun sonra da FIFA 12 ve FIFA Street oynayın!

INDESIT FOOTBALL TALENTS

Indesit, yurtdışında desteklediğim iki takım Milan ile Arsenal'in sponsorlarından biri. Ayrıca PSG ile Shakhtar Donetsk'in de. Firma bugünlerde, Liverpool'un birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de genç yetenek aradığı Futbol Prensi'ne benzer bir organizasyon düzenliyor. Dünyanın dört bir yanından 64 genç, Lugano, Walcott, Boateng ve Srna'nın da aralarında olduğu birçok futbolcuyla Arsenal'in Emirates Stadyumu'nda biraraya getirilecek. 64 gençten biri olmak için yapmanız gereken football.indesit.com ya da facebook.com/IndesitFootball'a girerek 13 Nisan'a kadar yeteneklerinizi sergilediğiniz 3 dakikadan uzun olmayan videolarınızı, 1 mb'dan büyük olmayan fotoğraflarınızı ve 2000 karakterden fazla olmayan özgeçmişinizi kaydetmeniz gerekiyor. Sonrasında jüri en çok beğenilen 250 performanstan oluşan bir liste oluşturacak. İkinci aşamada ise, Avrupa’nın dört büyük takımının ünlü oyuncularının yer aldığı jüri bu listedeki yarışmacıları değerlendirecek. 16’şar oyuncunun yer alacağı dört takım 26 Nisan 2012’de duyurulacak ve bu takımlar 15 Mayıs’ta Londra'daki finallerde karşı karşıya gelecek.

13 Şubat 2012 Pazartesi

STADIMI VERMEM

2009'da Şükrü Saraçoğlu Stadı, Uefa Kupası finaline ev sahipliği yapmıştı. O sezon Galatasaray da kupada Mart ayını gören takımlardandı ve sarı kırmızılı taraftarların en büyük arzusu ezeli rakiplerinin stadında 9 yıl önce aldıkları kupada tekrar final oynamak belki de kupayı tekrar kaldırmaktı. -O dönem konuşulan, fanatik Fenerbahçeli taraftarların böyle bir senaryonun gerçekleşmesini istemedikleri yönündeydi.- Ve Galatasaray'ın beklentisi gerçekleşmedi. Sarı kırmızılılar çeyrek finale yükselme mücadelesinde Hamburg'a elenerek kupaya veda etti.

İspanya'da da iki ezeli rakibi karşı karşıya getiren bir durum var. Bu sezonki Kral Kupası finalinin hangi stadyumda oynanacağı tartışılıyor. 20 ya da 25 Mayıs'ta oynanacak finalde Barcelona ile Athletic Bilbao karşılaşacak. Federasyon iki takımın temsilcileri ile toplantı halinde. Zikredilen stadyum da Santiago Bernabeu. Çünkü iki kulüp de final maçında tribünlere mümkün olduğunca fazla seyirci çekmeyi amaçlıyor. Barcelona açısından tek sebep bu değildir muhakkak! Kupayı ezeli rakibinin stadında kaldırmak büyük ihtimalle kaptıracakları lig şampiyonluğunun yerine bir teselli olacaktır. Doğal olarak Madrid cephesi de buna hiç sıcak bakmıyor. Madrid gazeteleri o tarihlerde statta bazı çalışmalar yapılacağını ve güvenlik konusunda sıkıntı yaşanabileceğini iddia ediyor.

Real Madrid'in finalin kendi statlarında oynanmasına sıcak bakmamasının bir numaralı nedeni kuşkusuz finalde ezeli rakibi Barcelona'nın oynayacak olması. Bununla ilgili ipuçlarını Guti twitter'dan verdi. 2004'te Real Zaragoza ile oynadıkları finali hatırlatarak "Neden biz Camp Nou'da değil de Montjuic'de oynadık? Neden hep Madrid fedakarlık yapmak zorunda? Biz centilmen insanlarız ama bir noktada kendimizi de düşünmeliyiz. Bernabeu bizim ve kararı biz veririz" dedi. 2004'teki final Barcelona şehrinin diğer takımlarından Espanyol'un stadında oynanmıştı. Guti gibi taraftarlar da Levante maçında tavırlarını koydular. Açtıkları pankartta "Kupa finali burada oynanmayacak" yazıyordu.

Federasyon kanadı Bernabeu'da oynanması için Real Madrid'e baskı yapma durumunda olmadıklarını söylüyor ve Valencia'nın stadı Mestella'yı işaret ediyor. Barcelona ve Athletic Bilbao cephesinden bununla ilgili bir geri dönüş henüz yok. Ama Santiago Bernabeu'nun kapasitesi 85500, Mestella'nın ise 52200. Yaklaşık 33 bin kişilik bir kayıp söz konusu. Stadın belirlenmesi için 10 günlük bir zaman var. Bakalım kimin istediği olacak?!

10 Şubat 2012 Cuma

GABON



2 Şubat 2012 Perşembe

YIL 2048. BÖLÜM 2.


Yıl 2048..

Yaklaşık 20 yıl önce yaşanan büyük depremler ve sonrasındaki büyük salgının ardından 1 milyar civarında insan hayatını kaybetti..

Depremden en çok etkilenen şehirlerin başında İstanbul geliyordu. Taş taş üstünde kalmadı. Onbinlerce bina yerle bir oldu. Diğerlerine göre daha yeni olmalarına rağmen 3. ve 4. köprüler yıkıldı. Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri de uzun bir süre kullanılamaz hale geldi. Avrupa yakası ile Anadolu yakası birbirinden tamamen koptu. Birçok sahil şeridi sular altında kaldı. Ortaköy, Bebek, Beylerbeyi, Kanlıca diye bir yer artık yoktu. Nüfusu 150 milyonluk şehir tanınmayacak haldeydi. 50 milyona yakın insan hayatını kaybetti, geri kalanlar ise şehri terk etti. Meclis de 5 yıl aradan sonra tekrar Ankara'ya taşındı.

Hükümet vasıflı 250 bin civarında kişiyi aileleriyle birlikte 2046'da tekrar şehire yerleştirmişti. Görevleri 10 yıllık renovasyon planlaması çerçevesinde şehri yeniden yaşanır bir hale getirmekti. Can'ın dedesi ve ailesi de yıllar sonra İstanbul'a tekrar gelenler arasındaydı.

2048 yılının Aralık'ı tüm zamanların en kurak yaz aylarından biriydi. İstanbul'da yoğun kar yağışı olmayalı 36 yıl olmuştu. Dedesi, Can'a 2012 yılının kış aylarından bahsederdi. Can, eskiden Ocak ve Şubat aylarında havanın soğuk olduğunu duyduğunda şaşırmıştı.

Dedesi "İstanbul'da 2012'de öyle güzel kar yağmıştı ki anlatamam Can. Günlerce yağmıştı. Her yer bembeyazdı. Hatta İzmir'e bile 21 yıl sonra kar yağmıştı. Zaten orada yaşayanlar da bir daha göremedi. İstanbul'da normalde bile işine zar zor giden insanlar o günlerde mahvolmuştu. O zamanlar metrobüs adında saçma sapan bir ulaşım aracı icat etmişlerdi. Balık istifi gibi doluşurduk içine. Bazen nefes almakta bile zorluk çekerdik. O şartlarda işe gidip gelirdik." diye anlatmıştı o günleri, torununu İstinix'deki eski Futbol Federasyonu'nun binasının olduğu yere götürürken..

İstinix enkaz yığını halindeydi. Terk edilmiş ilçelerden biriydi. Hiç kimse yaşamıyordu. Hava karardıktan sonra oraya gitmek çok tehlikeliydi. Geceleri kurtların karınlarını doyurmak için cirit attıkları bir yer olmuştu. Uzun bir yokuştan inip düz bir alana geldiklerinde dedesi parmağıyla uzaktan gösterdi eski TFF binasını. "İşte orası. Futbol dediğimiz eski oyunu yönetenler orada çalışırdı Can." dedi. Oraya doğru yürümeye koyulduklarında dedesi de anlatmaya başlamıştı yeniden Can'a.. "Can'cığım, bina büyük depremlerden sonra ayakta kalmayı başarmıştı. Ama terkedildikten yıllar sonda o da yıkıldı. 2031'e kadar yani futbolun oynandığı son yıla kadar şampiyon olan bütün takımlar kupalarını güvenli olarak saklanması için binanın deposuna kilitlemişlerdi. Kültürel mirasımızın en önemli parçalarındandı o kupalar. Kazanmak için neler yapmıştı kulüpler. Çok para harcamışlardı. Kolay değildi tabii, onları destekleyen binlerce insan vardı. Hem onları mutlu etmek hem de daha fazlasını kazanmaktı amaçları."

Nihayet gelmişlerdi. Can bu ilk kez gördüğü yere gelirken dedesinin elini bir an olsun bırakmamıştı. O kadar çok seviyordu ki dedesini, onunla yaptığı bu kısa yolculuklar hayatının en güzel anlarıydı. Yaklaşık bir saat süren yürüyüşün ardından enkaz altındaki eski TFF binasının tam önünde durmuşlardı. Eskiden giriş kapısının olduğu yerin birkaç metre önünde duran bayrak direkleri halen ayaktaydı. Belli ki birileri yakın zamanda gelip Türk bayrağını göndere çekmişti. Çünkü yepyeni olduğu her halinden belliydi. Dedesi dalgalanan bayrağa baktı ve bir anda dalıp gitti..

Devamı yakında...

by Ali Okancı.

YIL 2048. BÖLÜM 1.

1 Şubat 2012 Çarşamba

MEHMET ALİ AYDINLAR'IN BIRAKMASINA SEVİNDİM ÇÜNKÜ...

Öncelikle bu kör olur badem gözlü olur yazısı değil. Ancak son 7 aydır izlerken üzüldüğüm, sıkıldığım çoğu zaman da kızdığım bir adam oldu Mehmet Ali Aydınlar. Göreve gelir gelmez pimi çekilmiş bombayı kucağına bıraktılar. Patlatmamak için uğraş uğraşabildiğin kadar bakalım. Neler olup bittiğini çok da fazla anlamadığı, bilgi sahibi olmadığı bir konuyla ilgili, ilk kez çalışma fırsatı bulduğu insanlarla Türk futbolunu kurtarma yükünün altına girdi. İşin içinden çıkamadı tabii. Böyle bir ortamda da çıkmasını beklemek büyük bir hayal olurdu. Kısacası;

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü en sonunda bir şekilde bıraktığı için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü spor dünyasında perde arkasında kalarak yaptıklarıyla kazandığı karizmayı gözümüzün önünde yaptıklarıyla fazlasıyla çizdirdiği için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü ekibiyle(!) birlikte Türk futbolunu bundan sonra daha fazla kaosa sürüklemeyeceği için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü zaten her halükarda kaosa sürükleneceğini düşündüğüm Türk futbolunun yöneticilik koltuğunda oturmayacağı için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü gazete ve televizyonlarda her gün kendisini görmeyeceği için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü belki herşey unutulduktan sonra futbol dışındaki branşlara daha fazla yatırım yapacağını düşündüğüm için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü yüzüne başka arkasından başka konuşanlarla daha fazla muhatap olmayacağı için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü kurtlar sofrasında kuzu gibi durmasına gönlüm daha fazla el vermediği için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü artık kimse konuşma tarzıyla dalga geçmeyeceği için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü birkaç zaman sonra belki 7 aydır yapamadığını yapacağı ve kafasını yastığa daha rahat koyacağı için.



1 Şubat'ta Gazeteport.com'da yayınlanan yazım.

UYANDIRMA ÇAĞRISI

Avrupa futbol kulüplerinin başkanları ve yöneticileri “lüks” otel odalarında dışarıdan gelen o kadar gürültüye, o kadar tantanaya rağmen uyumaya devam ediyor. Türk kulüplerinin başkanları da aynı şekilde. O kadar derin bir uykudalar ki top patlasa duymayacaklar. Diğerlerini bilmem ama bizimkilerin “kendi horlamalarından” dolayı neler olup bittiğini farketmediklerine eminim. Hatta resepsiyonist ısrarla baş uçlarındaki telefonu çaldırmaya devam ediyor, “Uyanın artık sabah oldu” diyor ama onlar bana mısın demiyor. O kadar yüksek sesle horluyorlar ki uyandırma çağrısını duyamıyorlar belki de duymazdan geliyorlar. Resepsiyonist ise ısrarla çaldırmakta haklı. Çünkü artık uyanıp kaldıkları lüks odadan ayrılmak zorundalar. Ama onlar birazcık daha bu tatlı ve derin uykuya devam etmek niyetinde.

Evet Uefa geçen hafta içinde bazı önemli bilgiler vermek için son bir uyandırma çağrısı yaptı. Eldeki veriler kulüplerin Financial Fair Play’i tam olarak anla(ya)madıklarını ortaya koyuyor. Tüm uyarılara rağmen borç 2006’dan beri her yıl katlanarak büyüyor. Evet gelirler artıyor ama zarar da aynı şekilde. 2008 ile 2010 arası net zarar 1 milyar euro arttı. 2006’da net zarar 216 milyon euroydu. 2010’da ise bu rakam 1.6 milyar euroya çıktı. Kaydedilmiş toplam borç ise inanılmaz bir seviyede, tam tamına 8.4 milyar euro. Ülke olarak adını son zamanlarda daha sıklıkla duyduğumuz Uefa Genel Sekreteri Infantino diyor ki, “Eğer bu rakamlar bile size bir şey ifade etmiyorsa o halde hemen harekete geçmeli ve yaptırımları uygulamaya başlamalıyız.”

Neydi bu yaptırımlar bir kez daha hatırlatalım. Transfer ambargosu, puan silme, kadro sınırlama, para cezaları ve eninde sonunda Avrupa kupalarından men edilme. Financial Fair Play’e göre Avrupa kulüplerinin gelecek 2 sene boyunca 45 milyon euro’dan fazla zarar etmemeleri gerekiyor. Bunu başarabilmekse özellikle transfere büyük paralar harcayan takımlar için zor görünüyor.

Türkiye’de yaşanan şike skandalı ve neticesinde futbola olan ilginin azalması (statlara gelen taraftar sayısının düşmesi ve Digitürk’e olan decoder iadeleri) kulüplerin ellerini kollarını daha da bağlıyor. Son yaşananlardan sonra da gördük ki Anadolu kulüpleri’nin %90’ı çerez tabağındaki leblebi gibi. Şam fıstıkları, bademler, tuzlu fıstıklar yeniyor onlarsa en sona bırakılıp bir kenara itiliyor. Ama günün birinde bizi de yerler düşüncesiyle o tabağın içinde olmayı ısrarla istiyorlar. Yani nefes alabilmeleri 3 büyük kulübün var olmasına bağlı. Ancak onların borcu da 1 milyar liraya yaklaştı. Yani Uefa’nın açıkladığı toplam borcun neredeyse yüzde 5’i Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’a ait. Avrupa kupalarına en çok katılan ve ekonomilerini buna göre düzenleyen de bu 3 takım olduğuna göre yeni yaptırımlardan en çok etkilenecek olan kulüpler de onlar olacak.

Kıssadan hisse siz halen kulislerde 58. Madde değişsin değişmesin, puan silme olsun olmasın tartışmalarıyla birbirinizi yiyin durun, her kulüp sadece kendini kurtarmayı düşünsün (1-2 kulübü ayrı tutuyorum), 7 aydır bir karar veremeden basiretsiz bir şekilde bekleyin, gün gelecek hepiniz leblebi olacaksınız. Üstelik bayat leblebi...


30 Ocak'ta Gazeteport.com'da yayınlanan yazım.

13 Ocak 2012 Cuma

YIL 2048

Yıl 2048..

Yaklaşık 20 yıl önce yaşanan büyük depremler ve sonrasındaki büyük salgının ardından 1 milyar civarında insan hayatını kaybetti..

Yetkililer daha fazla kayıbın önüne geçmek için bir takım radikal kararlar almak zorunda kaldı. Bu kararlardan biri de insanoğlunun kalabalık halde bulunmasının yasaklanmasıydı. Alışveriş merkezleri, sinema salonları, spor arenaları kapatıldı, kalabalık caddelerdeki dükkanlar bir bir kepenk indirdi. Şirketler ofislerini yeniden dizayn etti. Herkes kendilerine ayrılan fanusların içinde çalışmaya başladı. Bu yasaklardan ötürü insanoğlu zamanla en büyük zevklerinden de mahrum kaldı. Bunlardan biri de spordu.

Büyük izleyici kitlesine sahip spor dalları yasaklardan etkilenerek yavaş yavaş ortadan kaybolmuştu. Peşinden milyonları sürükleyen futbol da bunlardan biriydi. Yaklaşık 17 yıldır dünyanın hiçbir yerinde top denen yuvarlak nesnenin peşinde koşulmuyordu. Yeni nesil dedelerinden dinleyerek, youtube'da videolar izleyerek futbol denen spor dalıyla ilgili bilgi sahibi oluyordu.

İstanbul'da yaşayan 12 yaşındaki Can birçok gence göre daha şanslıydı. Can ve ailesi eski adı İstinye olan İstinix'de yaşıyordu. Can toz fırtınalarının olmadığı nispeten açık havalarda dedesiyle dolaşmaktan, ondan yıllar önce futbol dünyasında yaşanan hikayeleri dinlemekten keyif alıyordu. Dedesi de eski bir futbolcuydu. Uzun yıllar profesyonel olarak futbol oynamıştı. Bu yok olmaya yüz tutan spor dalıyla ilgili torunu Can'a birçok hikaye anlatıyor, tarihin en yetenekli futbolcularından bahsediyordu. O günleri anlatırken hasretle dolan gözleri Can'ın da hüzünlenmesine sebep oluyor, ardından 3 kişiyi çalımlayıp sağ kanada açılan topun orta olarak kendisine doğru gelmesiyle rövaşatayla topu ağlara göndermesini anlattığındaysa her ikisi de neşeleniyordu. Bu hikayeyi ilk anlattığında torunu Can "rövaşata ne, dede?" diye sormuştu. Yüzünde bir gülümseme belirmişti dedesinin. Yıllar önce bir kadına ofsaytın ne demek olduğunu anlatırken çektiği sıkıntıyı şimdi torunu Can'a rövaşatayı anlatırken çekeceğinin farkındaydı. Artık fiziki durumu futbolun en estetik hareketlerinden birini göstermesine de uygun değildi.

Günün birinde yine Can ve dedesi İstinix'de dolaşmaya çıkmıştı. Bugün dedesi Can'ı Türk futbolunu yöneten Türkiye Futbol Federasyonu adındaki kurumun bir zamanlar bulunduğu yere götürecekti. 2048 yılının Aralık ayıydı. O yaz İstanbul'da oldukça sıcak geçiyordu ve Aralık tüm zamanların en kurak yaz aylarından biriydi.

Devamı yakında...


by Ali Okancı.

17 Kasım 2011 Perşembe

ÜZÜNTÜNÜN SEVİNCİ BASTIRDIĞI AN

Futbol hayatın tam ortasında derler ya gerçekten de öyle! Yukarıdaki fotoğraf bir teselliyi, bir desteği, acının paylaşımını anlatıyor. Portekizli futbolcu Carlos Martins, Bosna Hersek ile oynadıkları play-off rövanş maçının son dakikalarında Helder Postiga'nın yerine oyuna girdiğinde bedeni belki çimlerin üzerindeydi ama aklı 3 yaşındaki oğlu Gustavo'daydı. Oğluna birkaç aydır yapılan testlerin sonucunu almayı bekliyordu. Ve tam da bu kritik maçtan sadece birkaç saat önce sonuç belli oldu. Gustavo lösemiydi. Haberi Portekiz milli takımının doktoru maçın ardından soyunma odasında paylaştığında oyuncuların sevinçleri kursaklarında kalmıştı. Tüm futbolcular Euro 2012 vizesini almalarının mutluluğunu bir kenara bırakıp Martins'in etrafını sardılar. Gözyaşlarına hakim olamayan Martins'i ellerinden geldiğince teselli etmeye çalıştılar. Gustavo'nun acil olarak kemik iliği nakline ihtiyacı var. Baba Martins eşiyle birlikte bu videoda yardım isteğinde bulunuyorlar. Futbol Federasyonu ve başta Ronaldo olmak üzere futbolcular da uygun bir donör bulunması için twitter üzerinden girişimlere başladılar. Benfica kulübü de internet sitesinden çağrıda bulundu. Çiçeği burnunda bir baba olarak böyle bir üzüntüyü çok daha iyi anlayabiliyorum. Acil şifalar diliyorum.

16 Kasım 2011 Çarşamba

BİR DEVİR KAPANDI

Bana göre bir devir artık kapandı. Kapanmaması da kaçınılmazdı. Beklenen sondu ve belki de uzatılmış bir sondu. Ha bitti ha bitti derken (bunu bir temenni olarak söylemiyorum) son atımlık barut Hiddink de karavanaya gitti. Derwall ve Piontek ile ivme kazanan yabancı teknik adam modası Rijkaard, Schuster ve Hiddink gibi isimlerle -sebep ne olursa olsun günün sonunda başarısız oldukları için- yolların ayrılmasıyla yeni bir moda başlayana kadar sona erdi. Artık meşhur yabancı hocaların çalışması için ne medya ne futbolcu ne de taraftar kitlesi açısından sağlıklı bir ortam var bu topraklarda. İnanç kalmadı onlara.. Vakit onlara teşekkür etme vakti..

80'lerin sonu 90'ların başında hem altyapısı kötü hem de olanakları yetersiz Türk futboluna gerçekten birşeyler katmak, yanlışları düzeltmek, gelişim kazandırmak için bilgi ve birikimi yüksek yabancı hocalara ihtiyaç olduğu bir gerçekti. O kadar geri kalmış bir noktadaydık ki daha dibe vurmamız da imkansızdı zaten. Bu ülke sahasında 3-0 yenildiği bir maçın rövanşında rakibini halen endişelendirebiliyorsa onların ve yetiştirdiklerinin yaptıklarına çok şey borçlu. Fatih Terim ve Mustafa Denizli gibi başarıya aç ve hırslı teknik adamların son 20 yıl içinde yaptıkları, onların oluşturdukları iskelet ve yarattıkları güven duygusuyla Şenol Güneş gibi felsefik ve sistematik bir çalışma prensibine sahip teknik adamın milli seviyede çıtayı daha da yükseltmesi alttan gelen genç isimlere yönelik modayı daha da pekiştirdi.

Ve moda artık tamamen yerli. En azından gelecek birkaç sene içinde milli takım ve büyüklerin koltuğuna bu sınırlar dışından ünlü birinin oturacağını hiç sanmıyorum. Bir süre en fazla yerli inşaat şirketlerinin reklamlarında görürürüz. Galatasaray'ın Fatih Terim ile, Beşiktaş'ın Tayfur Havutçu çıktığı zaman onunla, Fenerbahçe'nin Aykut Kocaman ile, Trabzonspor'un Şenol Güneş ile, Bursaspor'un Ertuğrul Sağlam ile onlar istemedikleri sürece, takımlarını şampiyon yapmasalar bile kolay kolay yollarını ayıracağını zannetmiyorum.

Milli takım koltuğuysa ateşten gömleklerin en acıtanı. Medya Abdullah Avcı ismine sıkı sıkıya sarılmış durumda. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz tabii ki. O koltuğa da bir yerliyi oturttuklarında rahatlayacaklar. Muhtemelen makul bir rakama çalışacağı için ne kazandığı ne de tazminatı bu kadar yazılıp çizilecek. Herkesin kafası rahat olacak yani. Avcı gelecek dertler bitecek. Gelir de dünya kupasına götüremezse bile hemen bir halef bulunmayacak. En azından ümit ediyorum. Haksız mıyım sevgili medyam?! Haydi hayırlısı!

10 Mayıs 2011 Salı

NURİ ŞAHİN RÖPORTAJI

Marca gazetesinde bugün yayınlanan röportajın tamamı...

Soru: Tebrikler. Real Madrid'e transfer oluyorsun.
Cevap: Çok teşekkür ederim. Benim için çok mutlu bir gün. Son birkaç günün ardından bugün benim için çok özel. Real Madrid tarafından istenmek her gün olan birşey değil.

S: Real Madrid'in seninle ilgilendiğini ne zaman öğrendin?
C: Menajerim bana söyledi. Ve herşey çok çabuk gelişti. İlk tepkim gülümsemek oldu. Sonra ne zaman sonuçlanacak diye düşünmeye başladım. Bu geçen kısa süre oldukça heyecanlıydı ve asla unutmayacağım. Anlaşmaya varıldığında kim olduğumu hayal etmeye başladım. "Ben Nuri, artık Real Madrid'in adamıyım, Real Madrid'in futbolcusuyum." diye düşündüm. Eşsiz bir histi.

S: Başka teklifler de vardı. Arsenal, Manchester United, Bayern Münih gibi. Neden Real Madrid?
C: Çok basit. Çünkü Real Madrid dünyanın en büyük kulübü. Zor bir tercih olmadı. Eğer sizi Real Madrid çağırıyorsa Real Madrid'e gidersiniz. Para ya da başka birşeyle ilgisi yok. Sadece Real Madrid o kadar. En büyük tarih onların. Real Madrid'e kimse hayır diyemez.

S: Borussia Dortmund'u bırakmak da kolay değil, öyle değil mi?
C: Evet, nasıl Real Madrid'e kimse hayır diyemez diyorsam, benim için Dortmund'u bırakmak da o kadar kolay değil. Borussia Dortmund bana çok şey verdi. Bu yüzden basın toplantısı düzenleyerek allahısmarladık demek istedim. Dortmund'a ve taraftarlarına saygılı davranmam gerekirdi. Burada ilk kez 16 yaşında forma giydim ve onlara çok şey borçluyum. Veda etmek kolay değil ama insanlar benim kararımı anlamalı. Borussia her zaman kalbimde olacak ve üyelik kartımı hep yanımda taşıyacağım.

S: Madrid'de beklentilerin ne?
C: Amacım, benden beklenen herşeye karşılık verebilmek. Dediğim gibi Real Madrid dünyanın en büyük kulübü ve nereye gittiğimin farkındayım. Benim için yeni bir kulüpte yeni bir mücadele başlıyor. Kendimi geliştirmeye devam edeceğim. Daha uzun bir yolum var. Çünkü daha çok gencim.

S: 22 yaşındasın. Real Madrid'de mücadele etmeye hazır hissediyor musun kendini?
C: Eğer korkun var mı diye soruyorsanız, kesinlikle hayır. Bu mücadeleye hazırım. 16 yaşındayken Borussia'nın formasını giydim ve 50.000 kişinin önüne çıktım. Baskıya alışığım, bunu geçmişte fazlasıyla yaşadım. Real Madrid gibi bir kulüpte oynamaya hazırım. Madrid'de oynamak bir hayaldi ama hedef değil. Hedefim burada başarılı ve kalıcı olmak.

S: Bana kendinden bahset biraz da. Kendini bir futbolcu olarak nasıl tanımlarsın?
C: Kendi hakkımda konuşmayı pek sevmem. Bunu size bırakıyorum. Oyuncu olarak takımıma bağlı biri olduğumu söylemeliyim. Profesyonelce çalışırım. Güçlü ve zayıf olduğum yanlarımın farkındayım. Çok çalışıp Real Madrid'e faydalı olacağım.

S: Mourinho ile konuştun mu? Ne dedi sana?
C: Evet konuştuk ve benim için çok özel bir andı. Size ne konuştuklarımızı söylemem çünkü özel şeylerdi. Ama benim için çok önemliydi.

S: Teknik direktörlüğü için ne söyleyeceksin?
C: Dünyanın en iyilerinden. Onunla çalışmak istemeyecek futbolcu yoktur. Benim için büyük bir ayrıcalık. Onunla çalışmaktan onur duyacağım. Bunun için sabırsızlanıyorum.

S: Ya Mesut Özil?
C: O benim iyi bir arkadaşım. Adapte olmamda yardımcı olacağı için kendimi güvende hissediyorum. Her iki ya da üç günde bir konuşuyoruz. Harika bir sezon geçiriyor. 1 yılını tamamlamış olacak ve bana fazlasıyla yardımcı olacak. Onunla beraber oynamaktan çok mutlu olacağım.

S: Mesut yeni takımınla ilgili neler söyledi?
C: Eşsiz bir kulüp olduğunu, futbol oynamaktan zevk aldığını ve kendini geliştirdiğini söylüyor. Madrid'de futbolcular farklı bir boyutta oynuyor. Bu çok güzel.

S: O da senin geliyor olmandan mutlu mu?
C: Tabii ki! Çok mutlu.

S: Peki Madrid şehri için neler söyleyeceksin?
C: Yaşamak için çok güzel bir şehir. Ama Dortmund da öyle! :) İnsanların dostça olduğunu ve futbolu çok sevdiklerini biliyorum. Ama benim için en önemlisi kulüp. 24 saatimi futbolu düşünerek yaşıyorum.

S: Evli misin, bekar mı?
C: Evliyim. Hayatım çok sakin ve düzenli.

S: Ronaldo, Casillas ve Alonso gibi oyuncular için neler söyleyeceksin?
C: Dünyanın en iyi futbolcuları. Real Madrid mükemmel oyunculara sahip. Onlarla birlike oynamak inanılmaz olacak.

S: Önümüzdeki günlerde Madrid'e gelip yeni takımının maçını izleyecek misin?
C: Bilmiyorum. Kulüple ne zaman Madrid'de olacağımı görüşeceğim. Daha hiçbir plan yapmadık.

S: Bernabeu'yu biliyor musun?
C: Evet milli takımla orada maç yapmıştık. Olağanüstü. Oraya çıkıp yukarı doğru baktığında vay be diyorsun. Orada oynamanın hayalini kurmuştum. İlk kez oynadığım zamanı da unutamıyorum. Kaybetmiştik ama kendimi çok şanslı hissetmiştim.

S: Şimdi artık yeni bir rakibin var, Barcelona.
C: Barcelona da çok büyük bir takım. Ama konuşmak için biraz erken. Bundesliga'da sezon henüz bitmedi.

S: Real Madrid'e bir diz sakatlığıyla birlikte katılıyorsun. Bu seni endişelendiriyor mu?
C: Hayır. Çünkü yeni sezonun başlamasına daha var. Sakatlığım geçiyor ve hiçbir endişe taşımıyorum. Sakatlıktan kurtulmak için çok çalışıyorum. İnsanlar kuşku duymamalı, Real Madrid'de oynamamı engelleyecek bir durumum yok. Sakatlığım çok ciddi değil.

S: Dört dil konuştuğun doğru mu?
C: Evet. Türkçe, Almanca, İngilizce ve Hollandaca.

S: İyi bir öğrenci miydin yoksa dil öğrenme konusunda yetenekli misin?
C: Her ikisi de. Dil öğrenme konusunda sıkıntı çekmiyorum. Geleneklerini ve kültürünü bildiğinizde öğrenmek de kolay oluyor. İspanyolcayı da hızla öğreniyorum.

S: Borussia'da 8 numarayı giyiyordun. Ama Real Madrid'de 8 numara Kaka'nın. Bu konuda talebin oldu mu?
C: Hayır lütfen! Böyle şeylere çok fazla önem veren bir oyuncu değilim. Hafta boyunca çok çalışırım ve kadroya girmek için çaba sarfederim. Benim için önemli olan futboldur, diğer şeyler değil.


ENLERİ

Otomobil: Audi S5.
Renk: Beyaz.
Şehir: İstanbul. Tatile gitmek içinse Antalya.
Stadyum: Santiago Bernabeu ve tabii ki Borussia Dortmund.
Film: Denzel Washington'ın oynadığı tüm filmler. O dünyanın en iyi aktörü.
Kitap: Simyacı.
Müzik: R&B ve tüm Türkçe şarkılar.
Hobi: Ailemle zaman geçirmek ve play station oynamak.
Hayal: Real Madrid ile şampiyonlar ligi şampiyonu olmak.
Dilek: Tüm ailem için sağlık.
Sevdiğin şeyler: Yemek yemek ve uyumak.
Sevmediğin şeyler: Yalanlar.
Telefonunun melodisi: Şampiyonlar ligi müziği. Eylül ayından itibaren canlısını duyacağım.
Bir kadın adı: Tuğba, eşimin adı.

5 Mayıs 2011 Perşembe

UNITED

The Damned United'ın ardından BBC'den harika bir yapım daha; UNITED. Busby Babes (Busby Bebeleri) olarak adlandırılan Matt Busby yönetimindeki genç Manchester United takımını ve o takımdan 8 futbolcunun ölümüyle sonuçlanan 1958 Şubat'ında Münih'te yaşanan uçak kazasını konu olan şahane bir film. 24 Nisan'da BBC Two'da gösterildi. Film 1956'da efsane isim Bobby Charlton'ın Manchester United takımında ilk kez şans bulduğu günlerde başlıyor. Videoda yardımcı antrenör Jimmy Murphy'nin Bobby Charlton'ı gaza getirmek için Old Trafford Stadı'nın ortasında yaptığı konuşma var. Torrenti internete düşmüş, filtreyi yemeden indirip izlemek lazım.

NURİ GİDECEK Mİ?

Cevabı merakla beklenen soru bu. Ama bu soruyu şöyle sorsak daha doğru ederiz belki; Borussia Dortmund Nuri'yi bırakacak mı? Real Madrid'in büyük bir ısrarla istediğini biliyoruz. En azından Marca gazetesi muhabirini Dortmund'a yolladığına ve gece gündüz takip ettirdiğine göre bundan eminiz. Nuri "Lütfen benden geleceğimle ilgili birşeyler söylememi beklemeyin." dese de İspanyollara göre onun da gönlü fazlasıyla Real Madrid'de. "Khedira'dan daha iyi" diyorlar Nuri için. Bence de kesinlikle daha iyi. Top, Nuri'yi bırakmak istemeyen Borussia Dortmund'da. Eğer bırakırlarsa da 20 milyon euro'dan aşağı bir rakama kabul etmeyecekler.

24 Şubat 2011 Perşembe

PAVEL NEDVED: BENİM NORMAL HAYATIM

Pavel Nedved'in ilk otobiyografisi. Prag kulüpleri Dukla ve Sparta'da profesyonel futbola adım atışı, ardından İtalya'ya transferi. 5 yıl formasını giydiği Lazio ile çıktığı Roma derbileri. Sonrasında milyonları daha fazla etkilediği Juventus'a geçişi ve Torino'da yaşadığı 9 yıl. Uruguaylı takım arkadaşı Montero onun için "Biz antrenmana başlamadan önce o sahanın etrafında tek başına koşardı. Şimdiye kadar gördüğüm en profesyonel futbolcuydu" diyor.

Kariyerinde birçok başarıya ulaştı. Bunun yanında hayal kırıklıkları da oldu muhakkak ki. Bunların başında da 2003'de Old Trafford'da Milan'a penaltılarla kaybettikleri Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu geliyordur. Aynı yıl dünyada yılın futbolcusu seçildiğini de unutmamak lazım. Çıkardığı formasının ardından şimdi takım elbisesi ile Juventus'un yönetim kurulunda görev yapıyor. Ama her sabah eşofmanlarıyla yine sahada koşmaya da devam ediyor. Bu topraklarda çeviren biri olursa alır okuruz. Türkiye'ye bir türlü gerçekleşmeyen(!) transferinden de bahsetmiş midir acaba?

23 Şubat 2011 Çarşamba

MANGO ERKEĞİ

Son 2 yıldır erkek modasına da yönelen İspanyol markası Mango 2011 için Pique ile anlaştı. Sahadaki iyi futboluna Shakira ile olan beraberliği de eklenince değişik kesimlerde de popüler olmaya başladı tabii. İlgi artıyor çocuğa. Katalan basını da takımın son maçlardaki performans düşüşünün nedenlerini değişik yerlerde arıyor. Xavi'ye sormuşlar, "Shakira ile olan beraberliği Pique'yi etkiliyor mu?" diye baba da gülerek "Neler yaşadıklarını bilmiyorum ki. Ama her zamanki gibi sakin ve şakalarını yapıyor. Sıkıntılı gözükmüyor." demiş.