14 Ekim 2010 Perşembe

LUIGI FERRARIS'DE GERİYE KALANLAR

FLOWER OF SCOTLAND



İskoçya, salı akşamı Dünya Şampiyonu İspanya karşısında iyi bir direnç gösterdi. 2-0 yenik durumdan 2-2'ye getirdiler ama Llorente'nin golü Cesur Yürekler'in yüreklerini dağladı. Xabi Alonso da sahanın en iyi isimlerinden biriydi. Son iki eleme maçında 100'ün üzerinde isabetli pas yapan tek futbolcu. Liechtenstein karşısında 130, İskoçya karşısında 108 hedefini bulan pas yapmış. Alonso'nun İskoçya maçından sonra dikkat çektiği şeyse İskoçların milli marşı, "Flower of Scotland (İskoçya'nın Çiçeği)". Gerçekten de en iyiler arasına girer. İskoç şarkıcı Amy Macdonald'ın sesiyle de ayrı bir güzel olmuş. Hadise örnek alsın!

13 Ekim 2010 Çarşamba

PSİKOPAT YAKALANDI

İtalya-Sırbistan maçında tribünleri galeyana getiren ve maçın tatil edilmesinde başrolü oynayan 29 yaşındaki Ivan Bogdanov bir otobüsün motor(!) bölümünde yakalandı. Polis kolundaki dövmelerden kimliğini tespit etti ve basına da göstererek deşifre etti. -Karizma için mi yaptı bilmiyorum ama bence beyinsizin önde gideni. Yüzünü saklıyor ama uzun kollu giyinip kolundaki dövmeleri gizlemiyor- Kızılyıdız takımının tribün (Ultra Boys) liderlerinden biri. Adam yaralamaktan, marihuana kullanmaya kadar birçok suçtan sabıkalı. Ve bu psikopat elinde kesici bir aletle dün akşam Luigi Ferraris'e girmeye başardı. Bu konularda geçmiş tecrübelerinden dolayı ince eleyip sık dokuyan İtalyan polisinin beceriksizliği de ilginç. Bu adamların maçı oynatmamak için geldikleri belli. Sabıkalılar mı? Belki de en ünlüleri. O halde bu adamları tribüne neden alırsın o da tartışılır.

8-12 EKİM ARASI "FUTBOLEKİMİ"

8 Ekim'de Almanya ve 12 Ekim'de Azerbaycan karşısında aldığımız yenilgiler bizim için artık bir milad olmalı. Türk futbolu günü kurtarma odaklı değil, geleceğe yatırım yapılan bir anlayışla yönetilmeli. Futbolumuzu ne bir teknik direktörün şanı şöhreti ne de gazı taşımalı. Artık milli takımımızın, futbolumuzun bir sistemi olmalı. Günlük başarılarla süpürdüğümüz sorunlar artık halının altına sığmaz oldu. Bu ülkede gerçekten futbolu, öğretmeyi, paylaşmayı seven, şovenizmden uzak insanlar, daha da önemlisi harekete geçmek isteyen, dünya futboluna hakim, sabırlı, anlayışlı gençler var. Almanya'da yetişen ve bu forma için terini dün son damlasına kadar akıtan Hamit maç sonrası söyledikleriyle tokadı yapıştırdı yüzümüze; "Kendimize artık bazı soruları sormamız gerekiyor" dedi. Evet bazı soruları sormamız gerekiyor. Futbol bizim için bu kadar önemliyse, yeri geldiğinde hayatımızı, iletişimimizi bu kadar etkliyorsa o halde bir adım atmak lazım. Filmekimi gibi güzel bir organizasyonun isminden esinlenerek bundan sonra futbol için de yeni bir oluşum yaratmayı öneriyorum. Mademki son dönemdeki en ağır yenilgilerimizden ikisini ekim ayında bu 4 gün içinde aldık o zaman her yıl 8-12 Ekim tarihleri arasında biz de FUTBOLEKİMİ'ni başlatalım. 4 gün boyunca konferanslar düzenlensin, futbol camiasının içindeki değişik kesimler biraraya gelerek futbolu tartışsın. Büyük katılımla, yeri geldiğinde hararetli ama kimseyi kırmadan, yapıcı eleştirilerin yapıldığı, sorunlara sorunla değil çözümle yaklaşılan bir organizasyon olsun. Uzaktan, klavye ile değil, yüzyüze konuşarak olsun. Futbolekimi ile futbolumuzu yeniden ekelim, yeşertelim.

12 Ekim 2010 Salı

MESUT ÖZİL & OKAN YENİGÜN

Maçtan 1 gün önce Berlin'deydim. Hangi Türk ile konuşsak Mesut Özil'i desteklediğini söylüyordu. Maç başladı tam tersi oldu. Büyük bir çoğunluk topu ayağına her aldığında yuhladı, ıslıkladı. Bir süre sonra da dayanamayan Alman taraftarlar "Mesut Özil, Mesut Özil" diye bağırıp vicdani taraflarını göstererek futbolcularına destek oldular. O an üzüldüm ve utandım. Türk taraftarların gösterdikleri bu tepkinin sadece bu maçla ilgili olduğunu düşünerek devam edeyim. Buradan gerçekten orada yaşananları anlamak imkansız. Bunu defalarca söyledik. Empati yapabilmek için gurbet topraklarında uzun vakit geçirmek ve karşımıza çıkacak sıkıntılara karşı mücadele tecrübesi yaşamış olmamız gerekir. Bunu en başından beri söylüyorum; biz millet olarak Mesut ve onun gibileri eleştirebilecek en son topluluklardan biriyiz belki de. Aurelio'nun ya da Elvan'ın ayyıldızı göğsünde taşımasına tepki gösterenlere değil tabii ki lafım. Eğer onlara yoksa tepkiniz Mesut'a da olmamalı. 5 yıl Türkiye'de top oynadı diye sırf iş icabı bir Brezilyalı'yı Türk vatandaşı yapan bir ülkenin insanlarıyız biz. Bu suretle en nihayetinde Aurelio'nun sahip olduğu Türklük'ten Mesut daha fazla Alman'dır bana göre. Orada doğan, yetişen, okuyan, sosyal hayatında çoğunlukla Almanlarla ilişki kuran bir insandan bahsediyoruz sonuçta.

Neyse kabahati kendimizde de arayalım biraz. Bir başka Mesut hikayesinden bahsedeyim sizlere. Okan Yenigün, Berlin'de kaldığımız otelin genel müdürü. Hamburg'da otelcilikte iyi işler çıkarmasının ardından patronu Tomas onu Berlin'deki yeni otelin başına getirmiş. 3500 dairesi olan süper zengin Tomas şimdiki otelin etrafında büyük bir kompleks inşa ettiriyor. Büyük bir iş. Milyon eurolar dönüyor. Tüm bu işlerle ilgilenmesini istediği kişi de bizim Türk Okan. Çalışkanlığı ve iş disipliniyle patronunun güvenini kazanmayı başarmış biri. Hayatından şu anda çok memnun. İyi kazanıyor, iyi yaşıyor ve herşeyden önemlisi Almanya'da saygı görüyor. Gelgelelim hikayesi de oldukça ilginç. Bakın Okan Yenigün'ü bu noktaya getiren, ona göre hayatının akışını değiştiren olay ne olmuş?

Köln'de doğup büyüyen Okan küçük yaşlarda FC Köln'de kalecilik yapmaya başlar. Ancak 13 yaşına geldiğinde ailesi bir karar alır ve temelli Türkiye'ye döner. İstanbul'a yerleşirler. Okan, Köln'de kaleci olma hayalinin suya düşmesinden dolayı büyük bir hayal kırıklığı yaşamaktadır. İyi bir kalecidir ve Almanya'daki hocaları da onun için üzülürler. İstanbul'da okumaya devam eden Okan günün birinde Galatasaray'ın altyapı seçmelerinin olacağını duyar. Hemen bir arkadaşından krampon, şort ve eldiven ayarlayarak Florya'nın yolunu tutar. Ancak onu büyük bir hayal kırıklığı daha beklemektedir. O zamanki altyapı hocası, Okan'ı sadece 2 dakika dener ve "Bizim için çok yaşlısın, sen bize yaramazsın" der. Kendinden daha yaşlı ve kötü olanların altyapıya alındığını söylüyor Okan. -Hoşgeldin diyorum ben de, torpil ülkesine hoşgeldin!- Ailesinin verdiği karara o günden sonra Türkiye'de işlerin nasıl döndüğünü öğrenmesinin verdiği hayal kırıklığı da eklenir. Yıllar geçer, büyür, tahsilini bitirir ve askerliğini de Türkiye'de yapar. Ama bu topraklarda iş hayatına atılmak onu korkutmaktadır. Yıllar önce yaşadığı tecrübe ona böyle hissettirmektedir. En sonunda soluğu tekrar Almanya'da alır. -Ancak herkes onun gibi bu fırsata sahip değil- Hamburg'a yerleşir ve iş hayatına atılır. Çalışır, didinir ve kendini kabul ettirir. İşte bugün bu noktada. Eğer kendimi göstermem için bana biraz daha fırsat verilseydi, 2 dakikada üzerime çizik atılmasaydı şimdi kaleci olarak Türk futboluna hizmet ediyordum belki de diyor. Ama şimdi bir Alman için çalışıyor, onu daha fazla zengin etmek için.

Mesut'u daha iyi anlıyor Okan. Anlattıklarıyla benim de daha iyi anlamama yardımcı oldu. Mesut, Okan'ın geçtiği yollardan geçmedi tabii ki. O, Okan'ın yaşadığı tecrübeyi tatmadan sadece hissettikleriyle hareket etmeyi tercih etti. Kendi doğrularına göre iş hayatında kendini daha da geliştirebileceği, daha fazla değer görebileceği bir dünyayı seçti. Artık Mesut ile ilgili konuşmaya gerek yok. Onun gibiler için benim söyleyebileceğim son cümle: Gelen gelsin, gelirse bizimdir, gelmiyorsa zaten hiç bizim olmamıştır, yolları açık olsun!

2 Ekim 2010 Cumartesi

FELIPE MELO: MAĞLUBİYETİN BABASI

2009'da İtalya'da bazıları tarafından yılın en kötü futbolcusu olarak seçilse de Dunga'nın dünya kupası kadrosunda kendisine yer bulmayı başarmıştı ve iyi de bir turnuva geçiriyordu. Ta ki 2 Temmuz'a kadar. Hollanda ile oynanan çeyrek final maçı onun tam anlamıyla kabusu olmuştu. Bir futbolcunun kariyerinde başına gelebilecek en kötü tecrübelerden birini yaşamıştı. Sneijder'in ortasında kendi kalesine attığı gol (her ne kadar Fifa tarafından gol daha sonra Sneijder'e yazılsa da) ve kısa bir süre sonra da gördüğü kırmızı kartla takımını 10 kişi bırakması çoğu Brezilyalı tarafından affedilir gibi değildi. Koca bir ülkenin hayallerini yıkmanın verdiği üzüntü omuzlarına çok büyük bir yük bindirmişti. Ülkesine döndüğünde taraftarların hışmına uğradı, edilen küfürlerin haddi hesabı yoktu. Böyle kötü günlerde taraftarların en sevdiği şeydi bir suçlu ilan etmek ve öfkelerini ondan çıkarmak. Ne de olsa edilen küfürlerin acıyı dindirdiği bilimsel olarak da ispatlanmıştı. Brezilyalılar hakaretler yağdırıp rahatlarken 27 yaşındaki bir adamı büyük bir çöküntüye sürüklediklerinin farkında değillerdi. Ronaldo bile twitter'dan "Felipe tatilde bile Brezilya'ya gelmezse iyi eder" demişti.

O talihsiz günlerin üzerinden yaklaşık 3 ay geçti. Felipe Melo, Juventus formasıyla başarılı olarak yaşananları unutma ve unuturma çabasında. La Repubblica'ya içini döktüğünde o dönemle ilgili ilginç şeyler öğreniyoruz. "Babam havalimanından beni eve götürdüğünde annem gözyaşlarına boğulmuştu. Evimizin dışında toplanan kalabalık aileme ve bana küfürler ediyordu. O an tamam dedim, buraya kadar. Şu ana kadar kazandığım paralarla aileme bakabilir, hayatım boyunca yaşayabilirim. Bu üzüntüyle daha fazla oynayamam. Kararımı vermiştim, futbolu bırakıyorum dedim. Sonrasında ise eşim ve kilisemizin rahibi beni verdiğim karardan döndürdü. Bana eğer vazgeçersem 20 yıllık emeğimin boşa gideceğini söylediler. Kendini bir korkak olarak görürsün dediler. Ama ben korkak değildim ve işte şimdi buradayım. Bana halen inanan birileri olduğunu biliyorum. Mücadelemi onlar ve kendim için veriyorum" diyor Felipe Melo.

Bugün Avrupa'da oynayan bazı Brezilyalılar ülkelerine geri döndü. Bazıları da dönmenin hazırlıklarını yapıyor. Ancak Melo eğer böyle bir şeye daha önce niyetlenmişse de artık planlarını uzun vadeli olarak ertelemiştir. Çünkü o günlerin üzerinden 3 ay geçmiş olsa da fanatiklerin öfkesi halen taze. 2010 Dünya Kupası dendiğinde Melo onlar için halen Mağlubiyetin Babası.

30 Eylül 2010 Perşembe

CÜNEYT ÇAKIR UZAYDAN DÖNDÜ

Son dönemde kendini en çok geliştiren hakemlerin başında gelen ve dün yönettiği Rubin Kazan - Barcelona maçında zaman zaman Xavi ya da Iniesta'dan çok kendisini takip etmemizi sağlayan Cüneyt Çakır'ı bir kez daha tebrik ediyorum. Dün doğru kararlarla örülü, çok az eleştiriye maruz bırakacak tarzda bir maç yönetti. Verdiği iki penaltıda da ağır gösterimlerde (ağır çekim kullanılır bazen ama bu yanlıştır, görüntü ağır çekilmez, çekilen şey normal hızdadır, sadece ağır gösterilir ya da yavaşlatılmış gösterim de doğrudur) izlendiğinde doğru karar verdiğini düşünüyorum.

Tabii ki Türk hakemlerinin Avrupa arenasında görev alması sevindirici, gurur verici. Her 10 yılda bir nadiren önemli maçlarda görev verilen hakem çıkardığımız düşünülürse Cüneyt Çakır'ın yeni bir milad olması ve yeni isimlerin hemen ardından gelmesi beklentilerimizin en büyüklerinden. Ama en nihayetinde Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek var mı? Cüneyt Çakır'ın bugün havalimanında kameralarla karşılandığını, kendisine mikrofonlar uzatıldığını gördüğümde ne oluyoruz dedim. Uzaya Türk astronot gönderdik de Amerikalı ve Rus meslektaşlarıyla uzun süre çalışıp, yeni keşifler mi yapmıştı? Kendisinden gezegenlerin, yıldızların arasında geçirdiği günlerde neler yaşadıklarını, o boşlukta bulunmanın nasıl bir duygu olduğunu mu öğrenmeye çalışıyorduk? -Gerçi Messiler, Xaviler yerdeki yıldızlar olduğu için onların aleyhine ya da lehine düdük çalmanın nasıl olduğu merak edilebilirdi belki de ama bu da olmadı, sorulmadı.- O halde manşet hazır: İlk Türk Astronot Cüneyt Çakır önce Atlanta'ya ardından da yurda döndü.

Sonra kendime geldim ve bu kez gözlerim kameraların arasında taraftar topluluğu aradı. Acaba Merkez Hakem Kurulu yetkilileri ya da çalışanları üzerlerine hakem formaları giyip alkışlarla kendisini karşılamaya gelmiş miydi? Ağızlarında düdük, ellerinde yardımcı hakem bayrakları ve "Büyük hakem hoşgeldin" pankartları taşıyorlar mıydı acaba? Hayır bunlar olmamıştı. Ama medyanın ilgi odağı olan Cüneyt Çakır için bunlar da pek tabii ki yapılabilirdi. Bu ülkeye çapsız ne futbolcular, amaçları ceplerini doldurup gitmek olan ne adamlar geldi de omuzlara alınmıştı, halis mulis bir Türk hakemi başarılı bir şekilde yurda döndüğünde sevgi çiçekleriyle karşılanmayacak mıydı yani? Hayır! Geleneklerimize uygun olarak medya üzerine düşeni yapmıştı ama taraftarlar havalimanında ne yazık ki eksik kalmıştı! Neyse sen böyle devam et, onu da bir dahaki maça yaparız Cüneyt hocam!

29 Eylül 2010 Çarşamba

ESKİŞEHİRSPOR İÇİN HAYIRLISI OLMUŞ!

Rıza Çalımbay'ın açıklamalarını hayretle okudum. Kabulümdür Eskişehirspor'u uzun yıllar sonra şahlandıran, evinde büyük takımların korkulu rüyası olan bir takım haline getiren kendisidir. Emeği büyüktür. Ancak "Ümit Karan oyuncuları arayarak, 'iyi oynamayın, Rıza hoca gitsin, ben tekrar geleceğim' demiş" şeklinde açıklama yaptığına inanmak istemiyorum. Ümit Karan bunu yapmış olabilir ya da olmayabilir, orasını bilemem. Ancak ne olursa olsun bu ifadelerden oyuncuların Ümit Karan'dan etkilenerek gerçek performanslarını sergilemedikleri ve Rıza Çalımbay'ın sonunu eski golcüsünün hazırladığı anlaşılıyor. Eğer böyleyse zaten Rıza hocanın o koltukta işi kalmamış. Eğer eski bir futbolcu takım üzerinde ondan daha etkiliyse Rıza Çalımbay ipin ucunu çoktan kaçırmış. Geçen sene Youla ile de problem yaşamış, kullanılan ağır ifade ve suçlamalardan sonra mahkemelik olmuşlardı. Kıssadan hisse taktiksel konularda işini iyi yapmış, takımı iyi çalıştırmış olabilir ama bir teknik direktör olarak takımın sevk ve idaresi konusunda son dönemde sıkıntı yaşadığı ortada. Otoritesini kaybetmiş bir teknik adamın yapması gereken de iki şey var; ya sözünü dinlemeyenleri göndereceksin ya da sen gideceksin! Hayırlısı olmuş!

27 Eylül 2010 Pazartesi

KALECİLİK ZOR MESLEK



Üzüldüm şimdi bu videoyu izleyince. Fas takımı FAR Rabat'ın kalecisi Khalid Askri'yi geçen hafta penaltı vuruşları sırasında erkenden yaşadığı sevinçle hatırlarsınız. Topu kurtardığını zannedip arkasını dönerek sevinmeye başlamış, ancak meşin yuvarlak hareketini tamamladığında çizgiyi geçmiş, hakem de golü verinde Askri de büyük dalga konusu olmuştu. İşte bu hafta yaptığı hata da yukarıda. Askri üstüste ikinci kez böyle trajik bir şey yaşayınca artık olay hatadan çıkıp bir utanç meselesi haline geliyor. 2010 Dünya Kupası'ndan önce dünya kupalarında en iyi kaleciye "Lev Yashin" ödülü verilirdi, en sakar kaleci ödülü içinse "Khadil Askri" isim olarak aday gösterilebilir.

BU HİKAYE BİTMEZ

Hercules'e deplasmanda 2-0 yenilen Sevilla'da işler karıştı. 5 haftada 2 galibiyet alan, Şampiyonlar ligi ön elemesinde Braga tarafından safdışı bırakılan, Avrupa Ligi'ne de PSG yenilgisi ile başlayan Sevilla'da teknik direktör Antonio Alvarez'in ipi çekildi. Yerine gelen isimse Gregorio Manzano. Hikaye ilginç. Alvarez geçen sezon 29. haftada Manolo Jimenez'in yerine Sevilla'nın başına geçmişti. Son 10 haftada 6 galibiyet alan Sevilla, Real Mallorca'nın elinden lig dördüncülüğünü kapmış ve şampiyonlar ligi ön elemesine katılma hakkını elde etmişti. Real Mallorca kulübü de sezon sonunda (finansal sebepleri de bahane ederek) teknik direktör Manzano'nun sözleşmesini uzatmamıştı. İşte şimdi o Manzano geçen sene elinden şampiyonlar ligi biletini ve koltuğunu alan Alvarez'in yerine oturuyor Sevilla'da. Yukarıdaki fotoğrafta da Hercules teknik direktörü Esteban Vigo, dün akşam koltuğundan ettiği Alvarez'i teselli etmeye çalışırken görülüyor. Belli olmaz bakarsınız Alvarez de sezon sonunda Vigo'nun yerine geçer Hercules'de. Bu hikaye de böyle devam eder gider; Yılmaz Vural gider Güvenç Kurtar gelir, Mesut Bakkal giderrr Ziya Doğan gelirrrr!