13 Ocak 2012 Cuma

YIL 2048

Yıl 2048..

Yaklaşık 20 yıl önce yaşanan büyük depremler ve sonrasındaki büyük salgının ardından 1 milyar civarında insan hayatını kaybetti..

Yetkililer daha fazla kayıbın önüne geçmek için bir takım radikal kararlar almak zorunda kaldı. Bu kararlardan biri de insanoğlunun kalabalık halde bulunmasının yasaklanmasıydı. Alışveriş merkezleri, sinema salonları, spor arenaları kapatıldı, kalabalık caddelerdeki dükkanlar bir bir kepenk indirdi. Şirketler ofislerini yeniden dizayn etti. Herkes kendilerine ayrılan fanusların içinde çalışmaya başladı. Bu yasaklardan ötürü insanoğlu zamanla en büyük zevklerinden de mahrum kaldı. Bunlardan biri de spordu.

Büyük izleyici kitlesine sahip spor dalları yasaklardan etkilenerek yavaş yavaş ortadan kaybolmuştu. Peşinden milyonları sürükleyen futbol da bunlardan biriydi. Yaklaşık 17 yıldır dünyanın hiçbir yerinde top denen yuvarlak nesnenin peşinde koşulmuyordu. Yeni nesil dedelerinden dinleyerek, youtube'da videolar izleyerek futbol denen spor dalıyla ilgili bilgi sahibi oluyordu.

İstanbul'da yaşayan 12 yaşındaki Can birçok gence göre daha şanslıydı. Can ve ailesi eski adı İstinye olan İstinix'de yaşıyordu. Can toz fırtınalarının olmadığı nispeten açık havalarda dedesiyle dolaşmaktan, ondan yıllar önce futbol dünyasında yaşanan hikayeleri dinlemekten keyif alıyordu. Dedesi de eski bir futbolcuydu. Uzun yıllar profesyonel olarak futbol oynamıştı. Bu yok olmaya yüz tutan spor dalıyla ilgili torunu Can'a birçok hikaye anlatıyor, tarihin en yetenekli futbolcularından bahsediyordu. O günleri anlatırken hasretle dolan gözleri Can'ın da hüzünlenmesine sebep oluyor, ardından 3 kişiyi çalımlayıp sağ kanada açılan topun orta olarak kendisine doğru gelmesiyle rövaşatayla topu ağlara göndermesini anlattığındaysa her ikisi de neşeleniyordu. Bu hikayeyi ilk anlattığında torunu Can "rövaşata ne, dede?" diye sormuştu. Yüzünde bir gülümseme belirmişti dedesinin. Yıllar önce bir kadına ofsaytın ne demek olduğunu anlatırken çektiği sıkıntıyı şimdi torunu Can'a rövaşatayı anlatırken çekeceğinin farkındaydı. Artık fiziki durumu futbolun en estetik hareketlerinden birini göstermesine de uygun değildi.

Günün birinde yine Can ve dedesi İstinix'de dolaşmaya çıkmıştı. Bugün dedesi Can'ı Türk futbolunu yöneten Türkiye Futbol Federasyonu adındaki kurumun bir zamanlar bulunduğu yere götürecekti. 2048 yılının Aralık ayıydı. O yaz İstanbul'da oldukça sıcak geçiyordu ve Aralık tüm zamanların en kurak yaz aylarından biriydi.

Devamı yakında...


by Ali Okancı.

17 Kasım 2011 Perşembe

ÜZÜNTÜNÜN SEVİNCİ BASTIRDIĞI AN

Futbol hayatın tam ortasında derler ya gerçekten de öyle! Yukarıdaki fotoğraf bir teselliyi, bir desteği, acının paylaşımını anlatıyor. Portekizli futbolcu Carlos Martins, Bosna Hersek ile oynadıkları play-off rövanş maçının son dakikalarında Helder Postiga'nın yerine oyuna girdiğinde bedeni belki çimlerin üzerindeydi ama aklı 3 yaşındaki oğlu Gustavo'daydı. Oğluna birkaç aydır yapılan testlerin sonucunu almayı bekliyordu. Ve tam da bu kritik maçtan sadece birkaç saat önce sonuç belli oldu. Gustavo lösemiydi. Haberi Portekiz milli takımının doktoru maçın ardından soyunma odasında paylaştığında oyuncuların sevinçleri kursaklarında kalmıştı. Tüm futbolcular Euro 2012 vizesini almalarının mutluluğunu bir kenara bırakıp Martins'in etrafını sardılar. Gözyaşlarına hakim olamayan Martins'i ellerinden geldiğince teselli etmeye çalıştılar. Gustavo'nun acil olarak kemik iliği nakline ihtiyacı var. Baba Martins eşiyle birlikte bu videoda yardım isteğinde bulunuyorlar. Futbol Federasyonu ve başta Ronaldo olmak üzere futbolcular da uygun bir donör bulunması için twitter üzerinden girişimlere başladılar. Benfica kulübü de internet sitesinden çağrıda bulundu. Çiçeği burnunda bir baba olarak böyle bir üzüntüyü çok daha iyi anlayabiliyorum. Acil şifalar diliyorum.

16 Kasım 2011 Çarşamba

BİR DEVİR KAPANDI

Bana göre bir devir artık kapandı. Kapanmaması da kaçınılmazdı. Beklenen sondu ve belki de uzatılmış bir sondu. Ha bitti ha bitti derken (bunu bir temenni olarak söylemiyorum) son atımlık barut Hiddink de karavanaya gitti. Derwall ve Piontek ile ivme kazanan yabancı teknik adam modası Rijkaard, Schuster ve Hiddink gibi isimlerle -sebep ne olursa olsun günün sonunda başarısız oldukları için- yolların ayrılmasıyla yeni bir moda başlayana kadar sona erdi. Artık meşhur yabancı hocaların çalışması için ne medya ne futbolcu ne de taraftar kitlesi açısından sağlıklı bir ortam var bu topraklarda. İnanç kalmadı onlara.. Vakit onlara teşekkür etme vakti..

80'lerin sonu 90'ların başında hem altyapısı kötü hem de olanakları yetersiz Türk futboluna gerçekten birşeyler katmak, yanlışları düzeltmek, gelişim kazandırmak için bilgi ve birikimi yüksek yabancı hocalara ihtiyaç olduğu bir gerçekti. O kadar geri kalmış bir noktadaydık ki daha dibe vurmamız da imkansızdı zaten. Bu ülke sahasında 3-0 yenildiği bir maçın rövanşında rakibini halen endişelendirebiliyorsa onların ve yetiştirdiklerinin yaptıklarına çok şey borçlu. Fatih Terim ve Mustafa Denizli gibi başarıya aç ve hırslı teknik adamların son 20 yıl içinde yaptıkları, onların oluşturdukları iskelet ve yarattıkları güven duygusuyla Şenol Güneş gibi felsefik ve sistematik bir çalışma prensibine sahip teknik adamın milli seviyede çıtayı daha da yükseltmesi alttan gelen genç isimlere yönelik modayı daha da pekiştirdi.

Ve moda artık tamamen yerli. En azından gelecek birkaç sene içinde milli takım ve büyüklerin koltuğuna bu sınırlar dışından ünlü birinin oturacağını hiç sanmıyorum. Bir süre en fazla yerli inşaat şirketlerinin reklamlarında görürürüz. Galatasaray'ın Fatih Terim ile, Beşiktaş'ın Tayfur Havutçu çıktığı zaman onunla, Fenerbahçe'nin Aykut Kocaman ile, Trabzonspor'un Şenol Güneş ile, Bursaspor'un Ertuğrul Sağlam ile onlar istemedikleri sürece, takımlarını şampiyon yapmasalar bile kolay kolay yollarını ayıracağını zannetmiyorum.

Milli takım koltuğuysa ateşten gömleklerin en acıtanı. Medya Abdullah Avcı ismine sıkı sıkıya sarılmış durumda. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz tabii ki. O koltuğa da bir yerliyi oturttuklarında rahatlayacaklar. Muhtemelen makul bir rakama çalışacağı için ne kazandığı ne de tazminatı bu kadar yazılıp çizilecek. Herkesin kafası rahat olacak yani. Avcı gelecek dertler bitecek. Gelir de dünya kupasına götüremezse bile hemen bir halef bulunmayacak. En azından ümit ediyorum. Haksız mıyım sevgili medyam?! Haydi hayırlısı!

10 Mayıs 2011 Salı

NURİ ŞAHİN RÖPORTAJI

Marca gazetesinde bugün yayınlanan röportajın tamamı...

Soru: Tebrikler. Real Madrid'e transfer oluyorsun.
Cevap: Çok teşekkür ederim. Benim için çok mutlu bir gün. Son birkaç günün ardından bugün benim için çok özel. Real Madrid tarafından istenmek her gün olan birşey değil.

S: Real Madrid'in seninle ilgilendiğini ne zaman öğrendin?
C: Menajerim bana söyledi. Ve herşey çok çabuk gelişti. İlk tepkim gülümsemek oldu. Sonra ne zaman sonuçlanacak diye düşünmeye başladım. Bu geçen kısa süre oldukça heyecanlıydı ve asla unutmayacağım. Anlaşmaya varıldığında kim olduğumu hayal etmeye başladım. "Ben Nuri, artık Real Madrid'in adamıyım, Real Madrid'in futbolcusuyum." diye düşündüm. Eşsiz bir histi.

S: Başka teklifler de vardı. Arsenal, Manchester United, Bayern Münih gibi. Neden Real Madrid?
C: Çok basit. Çünkü Real Madrid dünyanın en büyük kulübü. Zor bir tercih olmadı. Eğer sizi Real Madrid çağırıyorsa Real Madrid'e gidersiniz. Para ya da başka birşeyle ilgisi yok. Sadece Real Madrid o kadar. En büyük tarih onların. Real Madrid'e kimse hayır diyemez.

S: Borussia Dortmund'u bırakmak da kolay değil, öyle değil mi?
C: Evet, nasıl Real Madrid'e kimse hayır diyemez diyorsam, benim için Dortmund'u bırakmak da o kadar kolay değil. Borussia Dortmund bana çok şey verdi. Bu yüzden basın toplantısı düzenleyerek allahısmarladık demek istedim. Dortmund'a ve taraftarlarına saygılı davranmam gerekirdi. Burada ilk kez 16 yaşında forma giydim ve onlara çok şey borçluyum. Veda etmek kolay değil ama insanlar benim kararımı anlamalı. Borussia her zaman kalbimde olacak ve üyelik kartımı hep yanımda taşıyacağım.

S: Madrid'de beklentilerin ne?
C: Amacım, benden beklenen herşeye karşılık verebilmek. Dediğim gibi Real Madrid dünyanın en büyük kulübü ve nereye gittiğimin farkındayım. Benim için yeni bir kulüpte yeni bir mücadele başlıyor. Kendimi geliştirmeye devam edeceğim. Daha uzun bir yolum var. Çünkü daha çok gencim.

S: 22 yaşındasın. Real Madrid'de mücadele etmeye hazır hissediyor musun kendini?
C: Eğer korkun var mı diye soruyorsanız, kesinlikle hayır. Bu mücadeleye hazırım. 16 yaşındayken Borussia'nın formasını giydim ve 50.000 kişinin önüne çıktım. Baskıya alışığım, bunu geçmişte fazlasıyla yaşadım. Real Madrid gibi bir kulüpte oynamaya hazırım. Madrid'de oynamak bir hayaldi ama hedef değil. Hedefim burada başarılı ve kalıcı olmak.

S: Bana kendinden bahset biraz da. Kendini bir futbolcu olarak nasıl tanımlarsın?
C: Kendi hakkımda konuşmayı pek sevmem. Bunu size bırakıyorum. Oyuncu olarak takımıma bağlı biri olduğumu söylemeliyim. Profesyonelce çalışırım. Güçlü ve zayıf olduğum yanlarımın farkındayım. Çok çalışıp Real Madrid'e faydalı olacağım.

S: Mourinho ile konuştun mu? Ne dedi sana?
C: Evet konuştuk ve benim için çok özel bir andı. Size ne konuştuklarımızı söylemem çünkü özel şeylerdi. Ama benim için çok önemliydi.

S: Teknik direktörlüğü için ne söyleyeceksin?
C: Dünyanın en iyilerinden. Onunla çalışmak istemeyecek futbolcu yoktur. Benim için büyük bir ayrıcalık. Onunla çalışmaktan onur duyacağım. Bunun için sabırsızlanıyorum.

S: Ya Mesut Özil?
C: O benim iyi bir arkadaşım. Adapte olmamda yardımcı olacağı için kendimi güvende hissediyorum. Her iki ya da üç günde bir konuşuyoruz. Harika bir sezon geçiriyor. 1 yılını tamamlamış olacak ve bana fazlasıyla yardımcı olacak. Onunla beraber oynamaktan çok mutlu olacağım.

S: Mesut yeni takımınla ilgili neler söyledi?
C: Eşsiz bir kulüp olduğunu, futbol oynamaktan zevk aldığını ve kendini geliştirdiğini söylüyor. Madrid'de futbolcular farklı bir boyutta oynuyor. Bu çok güzel.

S: O da senin geliyor olmandan mutlu mu?
C: Tabii ki! Çok mutlu.

S: Peki Madrid şehri için neler söyleyeceksin?
C: Yaşamak için çok güzel bir şehir. Ama Dortmund da öyle! :) İnsanların dostça olduğunu ve futbolu çok sevdiklerini biliyorum. Ama benim için en önemlisi kulüp. 24 saatimi futbolu düşünerek yaşıyorum.

S: Evli misin, bekar mı?
C: Evliyim. Hayatım çok sakin ve düzenli.

S: Ronaldo, Casillas ve Alonso gibi oyuncular için neler söyleyeceksin?
C: Dünyanın en iyi futbolcuları. Real Madrid mükemmel oyunculara sahip. Onlarla birlike oynamak inanılmaz olacak.

S: Önümüzdeki günlerde Madrid'e gelip yeni takımının maçını izleyecek misin?
C: Bilmiyorum. Kulüple ne zaman Madrid'de olacağımı görüşeceğim. Daha hiçbir plan yapmadık.

S: Bernabeu'yu biliyor musun?
C: Evet milli takımla orada maç yapmıştık. Olağanüstü. Oraya çıkıp yukarı doğru baktığında vay be diyorsun. Orada oynamanın hayalini kurmuştum. İlk kez oynadığım zamanı da unutamıyorum. Kaybetmiştik ama kendimi çok şanslı hissetmiştim.

S: Şimdi artık yeni bir rakibin var, Barcelona.
C: Barcelona da çok büyük bir takım. Ama konuşmak için biraz erken. Bundesliga'da sezon henüz bitmedi.

S: Real Madrid'e bir diz sakatlığıyla birlikte katılıyorsun. Bu seni endişelendiriyor mu?
C: Hayır. Çünkü yeni sezonun başlamasına daha var. Sakatlığım geçiyor ve hiçbir endişe taşımıyorum. Sakatlıktan kurtulmak için çok çalışıyorum. İnsanlar kuşku duymamalı, Real Madrid'de oynamamı engelleyecek bir durumum yok. Sakatlığım çok ciddi değil.

S: Dört dil konuştuğun doğru mu?
C: Evet. Türkçe, Almanca, İngilizce ve Hollandaca.

S: İyi bir öğrenci miydin yoksa dil öğrenme konusunda yetenekli misin?
C: Her ikisi de. Dil öğrenme konusunda sıkıntı çekmiyorum. Geleneklerini ve kültürünü bildiğinizde öğrenmek de kolay oluyor. İspanyolcayı da hızla öğreniyorum.

S: Borussia'da 8 numarayı giyiyordun. Ama Real Madrid'de 8 numara Kaka'nın. Bu konuda talebin oldu mu?
C: Hayır lütfen! Böyle şeylere çok fazla önem veren bir oyuncu değilim. Hafta boyunca çok çalışırım ve kadroya girmek için çaba sarfederim. Benim için önemli olan futboldur, diğer şeyler değil.


ENLERİ

Otomobil: Audi S5.
Renk: Beyaz.
Şehir: İstanbul. Tatile gitmek içinse Antalya.
Stadyum: Santiago Bernabeu ve tabii ki Borussia Dortmund.
Film: Denzel Washington'ın oynadığı tüm filmler. O dünyanın en iyi aktörü.
Kitap: Simyacı.
Müzik: R&B ve tüm Türkçe şarkılar.
Hobi: Ailemle zaman geçirmek ve play station oynamak.
Hayal: Real Madrid ile şampiyonlar ligi şampiyonu olmak.
Dilek: Tüm ailem için sağlık.
Sevdiğin şeyler: Yemek yemek ve uyumak.
Sevmediğin şeyler: Yalanlar.
Telefonunun melodisi: Şampiyonlar ligi müziği. Eylül ayından itibaren canlısını duyacağım.
Bir kadın adı: Tuğba, eşimin adı.

5 Mayıs 2011 Perşembe

UNITED

The Damned United'ın ardından BBC'den harika bir yapım daha; UNITED. Busby Babes (Busby Bebeleri) olarak adlandırılan Matt Busby yönetimindeki genç Manchester United takımını ve o takımdan 8 futbolcunun ölümüyle sonuçlanan 1958 Şubat'ında Münih'te yaşanan uçak kazasını konu olan şahane bir film. 24 Nisan'da BBC Two'da gösterildi. Film 1956'da efsane isim Bobby Charlton'ın Manchester United takımında ilk kez şans bulduğu günlerde başlıyor. Videoda yardımcı antrenör Jimmy Murphy'nin Bobby Charlton'ı gaza getirmek için Old Trafford Stadı'nın ortasında yaptığı konuşma var. Torrenti internete düşmüş, filtreyi yemeden indirip izlemek lazım.

NURİ GİDECEK Mİ?

Cevabı merakla beklenen soru bu. Ama bu soruyu şöyle sorsak daha doğru ederiz belki; Borussia Dortmund Nuri'yi bırakacak mı? Real Madrid'in büyük bir ısrarla istediğini biliyoruz. En azından Marca gazetesi muhabirini Dortmund'a yolladığına ve gece gündüz takip ettirdiğine göre bundan eminiz. Nuri "Lütfen benden geleceğimle ilgili birşeyler söylememi beklemeyin." dese de İspanyollara göre onun da gönlü fazlasıyla Real Madrid'de. "Khedira'dan daha iyi" diyorlar Nuri için. Bence de kesinlikle daha iyi. Top, Nuri'yi bırakmak istemeyen Borussia Dortmund'da. Eğer bırakırlarsa da 20 milyon euro'dan aşağı bir rakama kabul etmeyecekler.

24 Şubat 2011 Perşembe

PAVEL NEDVED: BENİM NORMAL HAYATIM

Pavel Nedved'in ilk otobiyografisi. Prag kulüpleri Dukla ve Sparta'da profesyonel futbola adım atışı, ardından İtalya'ya transferi. 5 yıl formasını giydiği Lazio ile çıktığı Roma derbileri. Sonrasında milyonları daha fazla etkilediği Juventus'a geçişi ve Torino'da yaşadığı 9 yıl. Uruguaylı takım arkadaşı Montero onun için "Biz antrenmana başlamadan önce o sahanın etrafında tek başına koşardı. Şimdiye kadar gördüğüm en profesyonel futbolcuydu" diyor.

Kariyerinde birçok başarıya ulaştı. Bunun yanında hayal kırıklıkları da oldu muhakkak ki. Bunların başında da 2003'de Old Trafford'da Milan'a penaltılarla kaybettikleri Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu geliyordur. Aynı yıl dünyada yılın futbolcusu seçildiğini de unutmamak lazım. Çıkardığı formasının ardından şimdi takım elbisesi ile Juventus'un yönetim kurulunda görev yapıyor. Ama her sabah eşofmanlarıyla yine sahada koşmaya da devam ediyor. Bu topraklarda çeviren biri olursa alır okuruz. Türkiye'ye bir türlü gerçekleşmeyen(!) transferinden de bahsetmiş midir acaba?

23 Şubat 2011 Çarşamba

MANGO ERKEĞİ

Son 2 yıldır erkek modasına da yönelen İspanyol markası Mango 2011 için Pique ile anlaştı. Sahadaki iyi futboluna Shakira ile olan beraberliği de eklenince değişik kesimlerde de popüler olmaya başladı tabii. İlgi artıyor çocuğa. Katalan basını da takımın son maçlardaki performans düşüşünün nedenlerini değişik yerlerde arıyor. Xavi'ye sormuşlar, "Shakira ile olan beraberliği Pique'yi etkiliyor mu?" diye baba da gülerek "Neler yaşadıklarını bilmiyorum ki. Ama her zamanki gibi sakin ve şakalarını yapıyor. Sıkıntılı gözükmüyor." demiş.

17 Şubat 2011 Perşembe

İBRAHİM & GATTUSO

Biri 37, diğeri 33 yaşında. İkisi de aşağı yukarı aynı zamanlarda (1999 ve 2000)gelmiş takımlarına. İkisi de profesyonellikleri sayesinde kaptan olmayı başarmış. İkisi de takımı için sonuna kadar mücadele eder. Belki yetenekleri sınırlıdır ama hırsları ve azimleriyle açıklarını her zaman kapatmışlardır. İkisi de formaları sırılsıklam olana kadar pes etmez. İkisinin de deli olduğu söylenir. Ki öyledirler de. Yeri gelir tartışır, yeri gelir itişir kakışır, yeri gelince tekmeye kafa uzatırlar. Taraftarlarının gözünde, kalbinde yer etmelerinin sebebi de en çok budur. Ve bu iki adamın iki gün arayla yine delilikleri tuttu.

Birinin soyunma odasında takım arkadaşına yumruk attığı ortaya çıktı. Teknik direktörü ve yönetimi bu olay üzerine onu gözden çıkardı. İşvereni basının karşısında kendisine teşekkür edip güle güle dedi. 11 yıllık Beşiktaş yolculuğu üzücü bir olayla sona erdi. Evet suçluydu belki de ama etrafındakilerden hiçkimse sahip çıkmadı ona. Kimse düşünmedi yıllar sonra çocuğu "Baba 11 yıl formasını giydiğin takımdan neden ayırdılar seni?" diye sorduğunda ne cevap vereceğini. Öyle ya, dünya kulübü olma yolunda ilerleyene kavga eden bir oyuncuyu kadroda tutmak yakışmazdı. Tüm dünyanın takip ettiği bir kulüp radikal bir karar almak zorundaydı. Çok ayıptı bu yaşananlar! Cık cık cık!

Diğeri ise dünya kulübü olma yolunda ilerleyen değil bizzat dünya kulüplerinden birinde oynuyor. O, İstanbul'daki meslektaşı gibi soyunma odasında 20 kişinin önünde değil, Şampiyonlar Ligi gibi önemli bir platformda, sahanın ortasında, milyonlarca insanın önünde yaptı yine deliliğini. Rakip takımın yardımcı antrenörüne kafa attı. Herkes şimdi onun UEFA'dan ne ceza alacağını konuşuyor. 3 maç mı, 5 maç mı? Alacak, bu hareketi muhakkak ki cezasız kalmayacak, kalmamalı da. Peki ya kulübü? Dünya kulübü Milan kendilerini elaleme rezil eden futbolcusunu kovmayacak mı peki? Galiba kovmayacak(!). Yöneticileri yaptığının doğru olmadığını savunsa da oyuncusunun arkasında duruyor. "Olayda tahrik var, onu da gözden kaçırmayın. Gattuso bizim için 104 Avrupa maçına çıktı, sadece 1 kez o da şu an ki takım arkadaşı Ibrahimoviç ile tatsız bir olay yaşamıştı o kadar." diyerek yıllarca kendilerine hizmet etmiş oyuncularına sahip çıkıyorlar. Daha da önemlisi "Gattuso bu formayı giymeye, kaptanımız olarak sahaya çıkmaya devam edecek" diyorlar.

İşte iki deli, işte iki hikaye. Ben bilemedim. Bizimkiler mi daha dünyalı onlar mı?

15 Şubat 2011 Salı

GUTI RÖPORTAJI

İspanyol Cadena Ser Radyosu'ndan José Ramón de la Morena Guti ile özel bir söyleşi gerçekleştirdi. O sohbetten önemli satırbaşlarını toparlamaya çalıştım.

-------------------------------------------------------------------------------------

Guti İstanbul'un Asya yakasında yaşıyor. Çok büyük bir evi var. Ancak yaşadığı yeri "öğrenci evi" diye tanımlıyor. Tek başına yaşadığı bu evin çok az kısmını kullanıyor. En çok vaktinin geçtiği yer de mutfak. "Eğer karnımı doyurmak istiyorsam yemek yapmalıyım. Annem telefonda bana nasıl yapmam gerektiğini anlatıyor. Mutfakta kendimi son dönemde bir hayli geliştirdim." diyor. 6 aydır Türkiye'de yaşıyor. "Burada arkadaşlarım var. Onları ziyaret ediyor çoğu zaman da dışarıda bir yerlere gidiyoruz." diyerek vaktinin güzel geçtiğini anlatıyor Guti.

Yaşadığı şehir İstanbul'u ise "Çılgın bir şehir. Trafik rezalet" diye tanımlıyor. Asya yakasında yaşamasının sebebi hem tesislere yakın hem de Avrupa yakasına oranla daha sakin ve düzenli olması. Her sabah 9'da kalkıyor, tesislere gidiyor, kahvaltısını yapıyor ve antrenmana çıkıyor. Ardından da evde yemekle uğraşmamak için öğle yemeğini de tesislerde yiyor. Türkçe bilmemesine rağmen iletişim konusunda sıkıntı yaşamıyor. "Buraya geldiğimden beri İngilizcem çok gelişti. Bunun faydasını ömrüm boyunca göreceğime inanıyorum" diyor. Türk insanı ile ilgili olaraksa "İlk anda biraz mesafeli gibi gözüküyorlar. Ancak öyle değil. Bana her zaman birşeyler ikram ediyorlar. Fotoğraf çekilmek istediklerinde onları hiç kırmıyorum." şeklinde konuşuyor.

İspanya liginde hakemle, rakip oyuncularla ve zaman zaman da takım arkadaşlarıyla tartışan Guti bu durumu bakın nasıl tanımlıyor; "Sinirlendiğim zaman 10 saniye beklemeliyim. Sonra yatışıyor ve hemen sakin biri oluyorum. O zaman kendi kendime konuşarak durumu daha iyi analiz etmeye başlıyorum."

Şu meşhur alkol kontrolünü kendisine sorduğumda "Eğer birileri basına haber vermeseydi olay bu kadar büyümeyecekti. 2 saat boyunca beni emniyete götürmeleri için olay yerinde bekledim. Bu sırada da kameralar geldi. Onları görünce çok sinirlendim. Ama başıma gelenler için hem kendi hem de ailem adına çok üzgünüm." diye cevap veriyor.

Guti oldukça dürüst davranıyor ve Real Madrid'i çok özlediğini söylüyor. "Herkes dünyanın en iyi takımında oynamak ister" diyen Guti, Mourinho'nun çok iyi bir teknik adam olduğunu ve Real Madrid'e çok şey verdiğini söylüyor. Guti, İstanbul'da Real Madrid'in bütün maçlarını izliyor ve eski takımının Barcelona'nın işini zorlaştıracağına inandığını belirtiyor.

Real Madrid konusunda sıkıntılı olduğu şeyler de var. Bunların başında da altyapıdan eskisi kadar oyuncunun çıkmaması. Kadrosuna yabancı genç isimleri katmasıyla ilgili olarak "Altyapıya ne olduğunu anlayamıyorum. Real Madrid fabrikasının kalitesinde bir düşüş olduğu ortada." diyor Guti.

Guti kendisi gibi Real Madrid'i bırakıp Schalke'ye transfer olan Raul ile her zaman iyi bir arkadaş olmuştur. "Onunla sık sık konuşuyorum. Ailesiyle birlikte Almanya'da oldukça mutlu. İkimiz de çok mutluyuz. Onu yarın Valencia karşısında izleyeceğim. Çok zorlu bir maç olacak." diyerek bitiriyor sözlerini İspanyol yıldız.