futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2012 Çarşamba

GİDECEKSEN BÖYLE GİTME!

Haftasonunda ligde zirve yarışını yakından ilgilendiren Trabzonspor-Fenerbahçe karşılaşması oynanacak. İki takımın camialarının yaşananlar itibariyle birbirlerinden haz etmedikleri ortada. Basında çıkacak haberlerin, sosyal paylaşım sitelerinde sarfedilecek sözlerin de etkisiyle o gün gerilim en had safhaya ulaşacaktır. Dileğimiz sakin bir futbol gününün yaşanması yönünde.

Bu maçta kuşkusuz Trabzonspor'un en önemli silahı Burak Yılmaz olacak. 2 sezon önce devre arasında Fenerbahçe'den transfer edilmesi ve o sezonun 2. yarısında attığı 3 golden birinin de son maçta Kadıköy'de belki de Fenerbahçe'yi şampiyonluktan eden gol olması onun kariyerinin muhakkak ki dönüm noktalarından biri oldu.

Türkiye'nin büyük takımlarından Beşiktaş ve Fenerbahçe'de yapamayan Burak'ın şansı Anadolu'dan şampiyonluğa oynayan bir takımın formasını giymesiyle değişti. Bordo mavililerin orta sahasında Burak'ı destekleyecek en az 3 büyük İstanbul takımındaki kadar yaratıcı futbolcu vardı. Şenol Güneş'in de tek santraforlu oyun anlayışını Burak'ın üzerine kurması, Colman, Alanzinho, Adrian ve Olcan gibi (Selçuk'u da ekleyelim) adam eksiltmede ve pozisyon yaratmada usta ayakların atmaktan çok attırmak istemelerinin de yardımıyla Burak geçen sezon 19, bu sezonsa an itibariyle 31 gole ulaştı.

Trabzonspor Asbaşkanı Nevzat Şakar'ın, sorulması üzerine "Evet 5 milyon euro getiren sezon sonunda Burak'ı kadrosuna katabilir" cevabını vermesi bugün internet sitelerinde dolaşıyor. Bu yeni bir haber değil. Sezon başından beri bilinen, konuşulan bir şeydi. Ama 31 gole ulaşması ve Fatih Tekke'nin rekorunu kırmaya çok yaklaşması, bir de önlerinde Fenerbahçe gibi zorlu ve ezeli bir rakiple karşılaşılacak olmasının da etkisiyle bu önemli detay tekrar gündemde bana göre.

Bir sezonda 30 golün üzerine çıkmış bir golcünün, üstelik 27 gibi olgunluğa erişmiş bir yaşta, sezon sonunda 5 milyon euro ödenmesi halinde başka bir takıma transfer olabilmesi Trabzonspor kulübü açısından hiç de hoş bir durum olmasa gerek. Piyasa şartları gözönüne alındığında, menajerinin de iş bitirici yeteneklerinin üst düzeyde olduğu varsayılırsa bu rakamın 3 katına transfer olması kesinlikle normal olurdu. Ama onu kadrosuna katmak isteyecek olan bir takımın kalkıp sırf Trabzonspor'un yüzü suyu hürmetine bu rakamları ödemesini beklemek hayalcilik olur.

Nevzat Şakar şu an için kendilerine yapılmış resmi bir teklifin olmadığını söylüyor. Bu önümüzdekı birkaç ay içinde olmayacağı anlamına gelmiyor tabii ki. Normal şartlarda bu performansla Avrupa'nın 5 büyük liginden iyi bir takıma transfer olması gerekir. Ayrılırken Trabzonspor'a daha faydalı olabilmesi adına Burak'ın yapabileceği bir şeyler var mı, o konuda bir bilgim yok. Mesela özellikle Avrupa'dan bir takıma transfer olmasını kolaylaştıracak böyle bir maddeyi sözleşmesinden kaldırabilir mi? Cevabı merak edilen sorulardan biri de ne olursa olsun Burak'ın Trabzonspor'dan ayrılmak isteyip istemeyeceği. Ve arkası gelen sorular sorular... 27 yaşında, iyi bir istatistikle bitirilecek bir sezonun ardından tren o istasyona uğrayacak mı? Burak o trene binip yol alacak mı? Ve daha da önemlisi Trabzonspor, Burak'a "Gideceksen böyle gitme" diyecek mi?

26 Mart 2012 Pazartesi

FIFA STREET

Panna ve Air Beatsciler! Uzun zamandır reklamları dönen Fifa Street nihayet geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı. İki yıl önce PES serisini bırakıp FIFA'ya geçmiş birisi olarak Street benim de kısa sürede tutkunu olduğum oyunlar arasına girdi. Kazanırken aynı zamanda rakibinizi kızdırmaktan zevk de alıyorsanız bu oyun tam size göre. L2 ve sağ analogla birlikte sokak futbolunun en artistik hareketlerini sergiliyor, rakibinizin başını döndürüyor ve puanları topluyorsunuz. Kısacası halı sahada 10 dakika koşup nefes nefese kalan benim gibiler için güzel bir tatmin aracı. Boş vakitlerinizde önce kitap okuyun sonra da FIFA 12 ve FIFA Street oynayın!

INDESIT FOOTBALL TALENTS

Indesit, yurtdışında desteklediğim iki takım Milan ile Arsenal'in sponsorlarından biri. Ayrıca PSG ile Shakhtar Donetsk'in de. Firma bugünlerde, Liverpool'un birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de genç yetenek aradığı Futbol Prensi'ne benzer bir organizasyon düzenliyor. Dünyanın dört bir yanından 64 genç, Lugano, Walcott, Boateng ve Srna'nın da aralarında olduğu birçok futbolcuyla Arsenal'in Emirates Stadyumu'nda biraraya getirilecek. 64 gençten biri olmak için yapmanız gereken football.indesit.com ya da facebook.com/IndesitFootball'a girerek 13 Nisan'a kadar yeteneklerinizi sergilediğiniz 3 dakikadan uzun olmayan videolarınızı, 1 mb'dan büyük olmayan fotoğraflarınızı ve 2000 karakterden fazla olmayan özgeçmişinizi kaydetmeniz gerekiyor. Sonrasında jüri en çok beğenilen 250 performanstan oluşan bir liste oluşturacak. İkinci aşamada ise, Avrupa’nın dört büyük takımının ünlü oyuncularının yer aldığı jüri bu listedeki yarışmacıları değerlendirecek. 16’şar oyuncunun yer alacağı dört takım 26 Nisan 2012’de duyurulacak ve bu takımlar 15 Mayıs’ta Londra'daki finallerde karşı karşıya gelecek.

13 Şubat 2012 Pazartesi

STADIMI VERMEM

2009'da Şükrü Saraçoğlu Stadı, Uefa Kupası finaline ev sahipliği yapmıştı. O sezon Galatasaray da kupada Mart ayını gören takımlardandı ve sarı kırmızılı taraftarların en büyük arzusu ezeli rakiplerinin stadında 9 yıl önce aldıkları kupada tekrar final oynamak belki de kupayı tekrar kaldırmaktı. -O dönem konuşulan, fanatik Fenerbahçeli taraftarların böyle bir senaryonun gerçekleşmesini istemedikleri yönündeydi.- Ve Galatasaray'ın beklentisi gerçekleşmedi. Sarı kırmızılılar çeyrek finale yükselme mücadelesinde Hamburg'a elenerek kupaya veda etti.

İspanya'da da iki ezeli rakibi karşı karşıya getiren bir durum var. Bu sezonki Kral Kupası finalinin hangi stadyumda oynanacağı tartışılıyor. 20 ya da 25 Mayıs'ta oynanacak finalde Barcelona ile Athletic Bilbao karşılaşacak. Federasyon iki takımın temsilcileri ile toplantı halinde. Zikredilen stadyum da Santiago Bernabeu. Çünkü iki kulüp de final maçında tribünlere mümkün olduğunca fazla seyirci çekmeyi amaçlıyor. Barcelona açısından tek sebep bu değildir muhakkak! Kupayı ezeli rakibinin stadında kaldırmak büyük ihtimalle kaptıracakları lig şampiyonluğunun yerine bir teselli olacaktır. Doğal olarak Madrid cephesi de buna hiç sıcak bakmıyor. Madrid gazeteleri o tarihlerde statta bazı çalışmalar yapılacağını ve güvenlik konusunda sıkıntı yaşanabileceğini iddia ediyor.

Real Madrid'in finalin kendi statlarında oynanmasına sıcak bakmamasının bir numaralı nedeni kuşkusuz finalde ezeli rakibi Barcelona'nın oynayacak olması. Bununla ilgili ipuçlarını Guti twitter'dan verdi. 2004'te Real Zaragoza ile oynadıkları finali hatırlatarak "Neden biz Camp Nou'da değil de Montjuic'de oynadık? Neden hep Madrid fedakarlık yapmak zorunda? Biz centilmen insanlarız ama bir noktada kendimizi de düşünmeliyiz. Bernabeu bizim ve kararı biz veririz" dedi. 2004'teki final Barcelona şehrinin diğer takımlarından Espanyol'un stadında oynanmıştı. Guti gibi taraftarlar da Levante maçında tavırlarını koydular. Açtıkları pankartta "Kupa finali burada oynanmayacak" yazıyordu.

Federasyon kanadı Bernabeu'da oynanması için Real Madrid'e baskı yapma durumunda olmadıklarını söylüyor ve Valencia'nın stadı Mestella'yı işaret ediyor. Barcelona ve Athletic Bilbao cephesinden bununla ilgili bir geri dönüş henüz yok. Ama Santiago Bernabeu'nun kapasitesi 85500, Mestella'nın ise 52200. Yaklaşık 33 bin kişilik bir kayıp söz konusu. Stadın belirlenmesi için 10 günlük bir zaman var. Bakalım kimin istediği olacak?!

10 Şubat 2012 Cuma

GABON



2 Şubat 2012 Perşembe

YIL 2048. BÖLÜM 2.


Yıl 2048..

Yaklaşık 20 yıl önce yaşanan büyük depremler ve sonrasındaki büyük salgının ardından 1 milyar civarında insan hayatını kaybetti..

Depremden en çok etkilenen şehirlerin başında İstanbul geliyordu. Taş taş üstünde kalmadı. Onbinlerce bina yerle bir oldu. Diğerlerine göre daha yeni olmalarına rağmen 3. ve 4. köprüler yıkıldı. Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri de uzun bir süre kullanılamaz hale geldi. Avrupa yakası ile Anadolu yakası birbirinden tamamen koptu. Birçok sahil şeridi sular altında kaldı. Ortaköy, Bebek, Beylerbeyi, Kanlıca diye bir yer artık yoktu. Nüfusu 150 milyonluk şehir tanınmayacak haldeydi. 50 milyona yakın insan hayatını kaybetti, geri kalanlar ise şehri terk etti. Meclis de 5 yıl aradan sonra tekrar Ankara'ya taşındı.

Hükümet vasıflı 250 bin civarında kişiyi aileleriyle birlikte 2046'da tekrar şehire yerleştirmişti. Görevleri 10 yıllık renovasyon planlaması çerçevesinde şehri yeniden yaşanır bir hale getirmekti. Can'ın dedesi ve ailesi de yıllar sonra İstanbul'a tekrar gelenler arasındaydı.

2048 yılının Aralık'ı tüm zamanların en kurak yaz aylarından biriydi. İstanbul'da yoğun kar yağışı olmayalı 36 yıl olmuştu. Dedesi, Can'a 2012 yılının kış aylarından bahsederdi. Can, eskiden Ocak ve Şubat aylarında havanın soğuk olduğunu duyduğunda şaşırmıştı.

Dedesi "İstanbul'da 2012'de öyle güzel kar yağmıştı ki anlatamam Can. Günlerce yağmıştı. Her yer bembeyazdı. Hatta İzmir'e bile 21 yıl sonra kar yağmıştı. Zaten orada yaşayanlar da bir daha göremedi. İstanbul'da normalde bile işine zar zor giden insanlar o günlerde mahvolmuştu. O zamanlar metrobüs adında saçma sapan bir ulaşım aracı icat etmişlerdi. Balık istifi gibi doluşurduk içine. Bazen nefes almakta bile zorluk çekerdik. O şartlarda işe gidip gelirdik." diye anlatmıştı o günleri, torununu İstinix'deki eski Futbol Federasyonu'nun binasının olduğu yere götürürken..

İstinix enkaz yığını halindeydi. Terk edilmiş ilçelerden biriydi. Hiç kimse yaşamıyordu. Hava karardıktan sonra oraya gitmek çok tehlikeliydi. Geceleri kurtların karınlarını doyurmak için cirit attıkları bir yer olmuştu. Uzun bir yokuştan inip düz bir alana geldiklerinde dedesi parmağıyla uzaktan gösterdi eski TFF binasını. "İşte orası. Futbol dediğimiz eski oyunu yönetenler orada çalışırdı Can." dedi. Oraya doğru yürümeye koyulduklarında dedesi de anlatmaya başlamıştı yeniden Can'a.. "Can'cığım, bina büyük depremlerden sonra ayakta kalmayı başarmıştı. Ama terkedildikten yıllar sonda o da yıkıldı. 2031'e kadar yani futbolun oynandığı son yıla kadar şampiyon olan bütün takımlar kupalarını güvenli olarak saklanması için binanın deposuna kilitlemişlerdi. Kültürel mirasımızın en önemli parçalarındandı o kupalar. Kazanmak için neler yapmıştı kulüpler. Çok para harcamışlardı. Kolay değildi tabii, onları destekleyen binlerce insan vardı. Hem onları mutlu etmek hem de daha fazlasını kazanmaktı amaçları."

Nihayet gelmişlerdi. Can bu ilk kez gördüğü yere gelirken dedesinin elini bir an olsun bırakmamıştı. O kadar çok seviyordu ki dedesini, onunla yaptığı bu kısa yolculuklar hayatının en güzel anlarıydı. Yaklaşık bir saat süren yürüyüşün ardından enkaz altındaki eski TFF binasının tam önünde durmuşlardı. Eskiden giriş kapısının olduğu yerin birkaç metre önünde duran bayrak direkleri halen ayaktaydı. Belli ki birileri yakın zamanda gelip Türk bayrağını göndere çekmişti. Çünkü yepyeni olduğu her halinden belliydi. Dedesi dalgalanan bayrağa baktı ve bir anda dalıp gitti..

Devamı yakında...

by Ali Okancı.

YIL 2048. BÖLÜM 1.

1 Şubat 2012 Çarşamba

MEHMET ALİ AYDINLAR'IN BIRAKMASINA SEVİNDİM ÇÜNKÜ...

Öncelikle bu kör olur badem gözlü olur yazısı değil. Ancak son 7 aydır izlerken üzüldüğüm, sıkıldığım çoğu zaman da kızdığım bir adam oldu Mehmet Ali Aydınlar. Göreve gelir gelmez pimi çekilmiş bombayı kucağına bıraktılar. Patlatmamak için uğraş uğraşabildiğin kadar bakalım. Neler olup bittiğini çok da fazla anlamadığı, bilgi sahibi olmadığı bir konuyla ilgili, ilk kez çalışma fırsatı bulduğu insanlarla Türk futbolunu kurtarma yükünün altına girdi. İşin içinden çıkamadı tabii. Böyle bir ortamda da çıkmasını beklemek büyük bir hayal olurdu. Kısacası;

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü en sonunda bir şekilde bıraktığı için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü spor dünyasında perde arkasında kalarak yaptıklarıyla kazandığı karizmayı gözümüzün önünde yaptıklarıyla fazlasıyla çizdirdiği için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü ekibiyle(!) birlikte Türk futbolunu bundan sonra daha fazla kaosa sürüklemeyeceği için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü zaten her halükarda kaosa sürükleneceğini düşündüğüm Türk futbolunun yöneticilik koltuğunda oturmayacağı için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü gazete ve televizyonlarda her gün kendisini görmeyeceği için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü belki herşey unutulduktan sonra futbol dışındaki branşlara daha fazla yatırım yapacağını düşündüğüm için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü yüzüne başka arkasından başka konuşanlarla daha fazla muhatap olmayacağı için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü kurtlar sofrasında kuzu gibi durmasına gönlüm daha fazla el vermediği için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü artık kimse konuşma tarzıyla dalga geçmeyeceği için.

Mehmet Ali Aydınlar’ın bırakmasına sevindim çünkü birkaç zaman sonra belki 7 aydır yapamadığını yapacağı ve kafasını yastığa daha rahat koyacağı için.



1 Şubat'ta Gazeteport.com'da yayınlanan yazım.

13 Ocak 2012 Cuma

YIL 2048

Yıl 2048..

Yaklaşık 20 yıl önce yaşanan büyük depremler ve sonrasındaki büyük salgının ardından 1 milyar civarında insan hayatını kaybetti..

Yetkililer daha fazla kayıbın önüne geçmek için bir takım radikal kararlar almak zorunda kaldı. Bu kararlardan biri de insanoğlunun kalabalık halde bulunmasının yasaklanmasıydı. Alışveriş merkezleri, sinema salonları, spor arenaları kapatıldı, kalabalık caddelerdeki dükkanlar bir bir kepenk indirdi. Şirketler ofislerini yeniden dizayn etti. Herkes kendilerine ayrılan fanusların içinde çalışmaya başladı. Bu yasaklardan ötürü insanoğlu zamanla en büyük zevklerinden de mahrum kaldı. Bunlardan biri de spordu.

Büyük izleyici kitlesine sahip spor dalları yasaklardan etkilenerek yavaş yavaş ortadan kaybolmuştu. Peşinden milyonları sürükleyen futbol da bunlardan biriydi. Yaklaşık 17 yıldır dünyanın hiçbir yerinde top denen yuvarlak nesnenin peşinde koşulmuyordu. Yeni nesil dedelerinden dinleyerek, youtube'da videolar izleyerek futbol denen spor dalıyla ilgili bilgi sahibi oluyordu.

İstanbul'da yaşayan 12 yaşındaki Can birçok gence göre daha şanslıydı. Can ve ailesi eski adı İstinye olan İstinix'de yaşıyordu. Can toz fırtınalarının olmadığı nispeten açık havalarda dedesiyle dolaşmaktan, ondan yıllar önce futbol dünyasında yaşanan hikayeleri dinlemekten keyif alıyordu. Dedesi de eski bir futbolcuydu. Uzun yıllar profesyonel olarak futbol oynamıştı. Bu yok olmaya yüz tutan spor dalıyla ilgili torunu Can'a birçok hikaye anlatıyor, tarihin en yetenekli futbolcularından bahsediyordu. O günleri anlatırken hasretle dolan gözleri Can'ın da hüzünlenmesine sebep oluyor, ardından 3 kişiyi çalımlayıp sağ kanada açılan topun orta olarak kendisine doğru gelmesiyle rövaşatayla topu ağlara göndermesini anlattığındaysa her ikisi de neşeleniyordu. Bu hikayeyi ilk anlattığında torunu Can "rövaşata ne, dede?" diye sormuştu. Yüzünde bir gülümseme belirmişti dedesinin. Yıllar önce bir kadına ofsaytın ne demek olduğunu anlatırken çektiği sıkıntıyı şimdi torunu Can'a rövaşatayı anlatırken çekeceğinin farkındaydı. Artık fiziki durumu futbolun en estetik hareketlerinden birini göstermesine de uygun değildi.

Günün birinde yine Can ve dedesi İstinix'de dolaşmaya çıkmıştı. Bugün dedesi Can'ı Türk futbolunu yöneten Türkiye Futbol Federasyonu adındaki kurumun bir zamanlar bulunduğu yere götürecekti. 2048 yılının Aralık ayıydı. O yaz İstanbul'da oldukça sıcak geçiyordu ve Aralık tüm zamanların en kurak yaz aylarından biriydi.

Devamı yakında...


by Ali Okancı.

17 Kasım 2011 Perşembe

ÜZÜNTÜNÜN SEVİNCİ BASTIRDIĞI AN

Futbol hayatın tam ortasında derler ya gerçekten de öyle! Yukarıdaki fotoğraf bir teselliyi, bir desteği, acının paylaşımını anlatıyor. Portekizli futbolcu Carlos Martins, Bosna Hersek ile oynadıkları play-off rövanş maçının son dakikalarında Helder Postiga'nın yerine oyuna girdiğinde bedeni belki çimlerin üzerindeydi ama aklı 3 yaşındaki oğlu Gustavo'daydı. Oğluna birkaç aydır yapılan testlerin sonucunu almayı bekliyordu. Ve tam da bu kritik maçtan sadece birkaç saat önce sonuç belli oldu. Gustavo lösemiydi. Haberi Portekiz milli takımının doktoru maçın ardından soyunma odasında paylaştığında oyuncuların sevinçleri kursaklarında kalmıştı. Tüm futbolcular Euro 2012 vizesini almalarının mutluluğunu bir kenara bırakıp Martins'in etrafını sardılar. Gözyaşlarına hakim olamayan Martins'i ellerinden geldiğince teselli etmeye çalıştılar. Gustavo'nun acil olarak kemik iliği nakline ihtiyacı var. Baba Martins eşiyle birlikte bu videoda yardım isteğinde bulunuyorlar. Futbol Federasyonu ve başta Ronaldo olmak üzere futbolcular da uygun bir donör bulunması için twitter üzerinden girişimlere başladılar. Benfica kulübü de internet sitesinden çağrıda bulundu. Çiçeği burnunda bir baba olarak böyle bir üzüntüyü çok daha iyi anlayabiliyorum. Acil şifalar diliyorum.

16 Kasım 2011 Çarşamba

BİR DEVİR KAPANDI

Bana göre bir devir artık kapandı. Kapanmaması da kaçınılmazdı. Beklenen sondu ve belki de uzatılmış bir sondu. Ha bitti ha bitti derken (bunu bir temenni olarak söylemiyorum) son atımlık barut Hiddink de karavanaya gitti. Derwall ve Piontek ile ivme kazanan yabancı teknik adam modası Rijkaard, Schuster ve Hiddink gibi isimlerle -sebep ne olursa olsun günün sonunda başarısız oldukları için- yolların ayrılmasıyla yeni bir moda başlayana kadar sona erdi. Artık meşhur yabancı hocaların çalışması için ne medya ne futbolcu ne de taraftar kitlesi açısından sağlıklı bir ortam var bu topraklarda. İnanç kalmadı onlara.. Vakit onlara teşekkür etme vakti..

80'lerin sonu 90'ların başında hem altyapısı kötü hem de olanakları yetersiz Türk futboluna gerçekten birşeyler katmak, yanlışları düzeltmek, gelişim kazandırmak için bilgi ve birikimi yüksek yabancı hocalara ihtiyaç olduğu bir gerçekti. O kadar geri kalmış bir noktadaydık ki daha dibe vurmamız da imkansızdı zaten. Bu ülke sahasında 3-0 yenildiği bir maçın rövanşında rakibini halen endişelendirebiliyorsa onların ve yetiştirdiklerinin yaptıklarına çok şey borçlu. Fatih Terim ve Mustafa Denizli gibi başarıya aç ve hırslı teknik adamların son 20 yıl içinde yaptıkları, onların oluşturdukları iskelet ve yarattıkları güven duygusuyla Şenol Güneş gibi felsefik ve sistematik bir çalışma prensibine sahip teknik adamın milli seviyede çıtayı daha da yükseltmesi alttan gelen genç isimlere yönelik modayı daha da pekiştirdi.

Ve moda artık tamamen yerli. En azından gelecek birkaç sene içinde milli takım ve büyüklerin koltuğuna bu sınırlar dışından ünlü birinin oturacağını hiç sanmıyorum. Bir süre en fazla yerli inşaat şirketlerinin reklamlarında görürürüz. Galatasaray'ın Fatih Terim ile, Beşiktaş'ın Tayfur Havutçu çıktığı zaman onunla, Fenerbahçe'nin Aykut Kocaman ile, Trabzonspor'un Şenol Güneş ile, Bursaspor'un Ertuğrul Sağlam ile onlar istemedikleri sürece, takımlarını şampiyon yapmasalar bile kolay kolay yollarını ayıracağını zannetmiyorum.

Milli takım koltuğuysa ateşten gömleklerin en acıtanı. Medya Abdullah Avcı ismine sıkı sıkıya sarılmış durumda. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz tabii ki. O koltuğa da bir yerliyi oturttuklarında rahatlayacaklar. Muhtemelen makul bir rakama çalışacağı için ne kazandığı ne de tazminatı bu kadar yazılıp çizilecek. Herkesin kafası rahat olacak yani. Avcı gelecek dertler bitecek. Gelir de dünya kupasına götüremezse bile hemen bir halef bulunmayacak. En azından ümit ediyorum. Haksız mıyım sevgili medyam?! Haydi hayırlısı!

10 Mayıs 2011 Salı

NURİ ŞAHİN RÖPORTAJI

Marca gazetesinde bugün yayınlanan röportajın tamamı...

Soru: Tebrikler. Real Madrid'e transfer oluyorsun.
Cevap: Çok teşekkür ederim. Benim için çok mutlu bir gün. Son birkaç günün ardından bugün benim için çok özel. Real Madrid tarafından istenmek her gün olan birşey değil.

S: Real Madrid'in seninle ilgilendiğini ne zaman öğrendin?
C: Menajerim bana söyledi. Ve herşey çok çabuk gelişti. İlk tepkim gülümsemek oldu. Sonra ne zaman sonuçlanacak diye düşünmeye başladım. Bu geçen kısa süre oldukça heyecanlıydı ve asla unutmayacağım. Anlaşmaya varıldığında kim olduğumu hayal etmeye başladım. "Ben Nuri, artık Real Madrid'in adamıyım, Real Madrid'in futbolcusuyum." diye düşündüm. Eşsiz bir histi.

S: Başka teklifler de vardı. Arsenal, Manchester United, Bayern Münih gibi. Neden Real Madrid?
C: Çok basit. Çünkü Real Madrid dünyanın en büyük kulübü. Zor bir tercih olmadı. Eğer sizi Real Madrid çağırıyorsa Real Madrid'e gidersiniz. Para ya da başka birşeyle ilgisi yok. Sadece Real Madrid o kadar. En büyük tarih onların. Real Madrid'e kimse hayır diyemez.

S: Borussia Dortmund'u bırakmak da kolay değil, öyle değil mi?
C: Evet, nasıl Real Madrid'e kimse hayır diyemez diyorsam, benim için Dortmund'u bırakmak da o kadar kolay değil. Borussia Dortmund bana çok şey verdi. Bu yüzden basın toplantısı düzenleyerek allahısmarladık demek istedim. Dortmund'a ve taraftarlarına saygılı davranmam gerekirdi. Burada ilk kez 16 yaşında forma giydim ve onlara çok şey borçluyum. Veda etmek kolay değil ama insanlar benim kararımı anlamalı. Borussia her zaman kalbimde olacak ve üyelik kartımı hep yanımda taşıyacağım.

S: Madrid'de beklentilerin ne?
C: Amacım, benden beklenen herşeye karşılık verebilmek. Dediğim gibi Real Madrid dünyanın en büyük kulübü ve nereye gittiğimin farkındayım. Benim için yeni bir kulüpte yeni bir mücadele başlıyor. Kendimi geliştirmeye devam edeceğim. Daha uzun bir yolum var. Çünkü daha çok gencim.

S: 22 yaşındasın. Real Madrid'de mücadele etmeye hazır hissediyor musun kendini?
C: Eğer korkun var mı diye soruyorsanız, kesinlikle hayır. Bu mücadeleye hazırım. 16 yaşındayken Borussia'nın formasını giydim ve 50.000 kişinin önüne çıktım. Baskıya alışığım, bunu geçmişte fazlasıyla yaşadım. Real Madrid gibi bir kulüpte oynamaya hazırım. Madrid'de oynamak bir hayaldi ama hedef değil. Hedefim burada başarılı ve kalıcı olmak.

S: Bana kendinden bahset biraz da. Kendini bir futbolcu olarak nasıl tanımlarsın?
C: Kendi hakkımda konuşmayı pek sevmem. Bunu size bırakıyorum. Oyuncu olarak takımıma bağlı biri olduğumu söylemeliyim. Profesyonelce çalışırım. Güçlü ve zayıf olduğum yanlarımın farkındayım. Çok çalışıp Real Madrid'e faydalı olacağım.

S: Mourinho ile konuştun mu? Ne dedi sana?
C: Evet konuştuk ve benim için çok özel bir andı. Size ne konuştuklarımızı söylemem çünkü özel şeylerdi. Ama benim için çok önemliydi.

S: Teknik direktörlüğü için ne söyleyeceksin?
C: Dünyanın en iyilerinden. Onunla çalışmak istemeyecek futbolcu yoktur. Benim için büyük bir ayrıcalık. Onunla çalışmaktan onur duyacağım. Bunun için sabırsızlanıyorum.

S: Ya Mesut Özil?
C: O benim iyi bir arkadaşım. Adapte olmamda yardımcı olacağı için kendimi güvende hissediyorum. Her iki ya da üç günde bir konuşuyoruz. Harika bir sezon geçiriyor. 1 yılını tamamlamış olacak ve bana fazlasıyla yardımcı olacak. Onunla beraber oynamaktan çok mutlu olacağım.

S: Mesut yeni takımınla ilgili neler söyledi?
C: Eşsiz bir kulüp olduğunu, futbol oynamaktan zevk aldığını ve kendini geliştirdiğini söylüyor. Madrid'de futbolcular farklı bir boyutta oynuyor. Bu çok güzel.

S: O da senin geliyor olmandan mutlu mu?
C: Tabii ki! Çok mutlu.

S: Peki Madrid şehri için neler söyleyeceksin?
C: Yaşamak için çok güzel bir şehir. Ama Dortmund da öyle! :) İnsanların dostça olduğunu ve futbolu çok sevdiklerini biliyorum. Ama benim için en önemlisi kulüp. 24 saatimi futbolu düşünerek yaşıyorum.

S: Evli misin, bekar mı?
C: Evliyim. Hayatım çok sakin ve düzenli.

S: Ronaldo, Casillas ve Alonso gibi oyuncular için neler söyleyeceksin?
C: Dünyanın en iyi futbolcuları. Real Madrid mükemmel oyunculara sahip. Onlarla birlike oynamak inanılmaz olacak.

S: Önümüzdeki günlerde Madrid'e gelip yeni takımının maçını izleyecek misin?
C: Bilmiyorum. Kulüple ne zaman Madrid'de olacağımı görüşeceğim. Daha hiçbir plan yapmadık.

S: Bernabeu'yu biliyor musun?
C: Evet milli takımla orada maç yapmıştık. Olağanüstü. Oraya çıkıp yukarı doğru baktığında vay be diyorsun. Orada oynamanın hayalini kurmuştum. İlk kez oynadığım zamanı da unutamıyorum. Kaybetmiştik ama kendimi çok şanslı hissetmiştim.

S: Şimdi artık yeni bir rakibin var, Barcelona.
C: Barcelona da çok büyük bir takım. Ama konuşmak için biraz erken. Bundesliga'da sezon henüz bitmedi.

S: Real Madrid'e bir diz sakatlığıyla birlikte katılıyorsun. Bu seni endişelendiriyor mu?
C: Hayır. Çünkü yeni sezonun başlamasına daha var. Sakatlığım geçiyor ve hiçbir endişe taşımıyorum. Sakatlıktan kurtulmak için çok çalışıyorum. İnsanlar kuşku duymamalı, Real Madrid'de oynamamı engelleyecek bir durumum yok. Sakatlığım çok ciddi değil.

S: Dört dil konuştuğun doğru mu?
C: Evet. Türkçe, Almanca, İngilizce ve Hollandaca.

S: İyi bir öğrenci miydin yoksa dil öğrenme konusunda yetenekli misin?
C: Her ikisi de. Dil öğrenme konusunda sıkıntı çekmiyorum. Geleneklerini ve kültürünü bildiğinizde öğrenmek de kolay oluyor. İspanyolcayı da hızla öğreniyorum.

S: Borussia'da 8 numarayı giyiyordun. Ama Real Madrid'de 8 numara Kaka'nın. Bu konuda talebin oldu mu?
C: Hayır lütfen! Böyle şeylere çok fazla önem veren bir oyuncu değilim. Hafta boyunca çok çalışırım ve kadroya girmek için çaba sarfederim. Benim için önemli olan futboldur, diğer şeyler değil.


ENLERİ

Otomobil: Audi S5.
Renk: Beyaz.
Şehir: İstanbul. Tatile gitmek içinse Antalya.
Stadyum: Santiago Bernabeu ve tabii ki Borussia Dortmund.
Film: Denzel Washington'ın oynadığı tüm filmler. O dünyanın en iyi aktörü.
Kitap: Simyacı.
Müzik: R&B ve tüm Türkçe şarkılar.
Hobi: Ailemle zaman geçirmek ve play station oynamak.
Hayal: Real Madrid ile şampiyonlar ligi şampiyonu olmak.
Dilek: Tüm ailem için sağlık.
Sevdiğin şeyler: Yemek yemek ve uyumak.
Sevmediğin şeyler: Yalanlar.
Telefonunun melodisi: Şampiyonlar ligi müziği. Eylül ayından itibaren canlısını duyacağım.
Bir kadın adı: Tuğba, eşimin adı.

5 Mayıs 2011 Perşembe

UNITED

The Damned United'ın ardından BBC'den harika bir yapım daha; UNITED. Busby Babes (Busby Bebeleri) olarak adlandırılan Matt Busby yönetimindeki genç Manchester United takımını ve o takımdan 8 futbolcunun ölümüyle sonuçlanan 1958 Şubat'ında Münih'te yaşanan uçak kazasını konu olan şahane bir film. 24 Nisan'da BBC Two'da gösterildi. Film 1956'da efsane isim Bobby Charlton'ın Manchester United takımında ilk kez şans bulduğu günlerde başlıyor. Videoda yardımcı antrenör Jimmy Murphy'nin Bobby Charlton'ı gaza getirmek için Old Trafford Stadı'nın ortasında yaptığı konuşma var. Torrenti internete düşmüş, filtreyi yemeden indirip izlemek lazım.

NURİ GİDECEK Mİ?

Cevabı merakla beklenen soru bu. Ama bu soruyu şöyle sorsak daha doğru ederiz belki; Borussia Dortmund Nuri'yi bırakacak mı? Real Madrid'in büyük bir ısrarla istediğini biliyoruz. En azından Marca gazetesi muhabirini Dortmund'a yolladığına ve gece gündüz takip ettirdiğine göre bundan eminiz. Nuri "Lütfen benden geleceğimle ilgili birşeyler söylememi beklemeyin." dese de İspanyollara göre onun da gönlü fazlasıyla Real Madrid'de. "Khedira'dan daha iyi" diyorlar Nuri için. Bence de kesinlikle daha iyi. Top, Nuri'yi bırakmak istemeyen Borussia Dortmund'da. Eğer bırakırlarsa da 20 milyon euro'dan aşağı bir rakama kabul etmeyecekler.

24 Şubat 2011 Perşembe

PAVEL NEDVED: BENİM NORMAL HAYATIM

Pavel Nedved'in ilk otobiyografisi. Prag kulüpleri Dukla ve Sparta'da profesyonel futbola adım atışı, ardından İtalya'ya transferi. 5 yıl formasını giydiği Lazio ile çıktığı Roma derbileri. Sonrasında milyonları daha fazla etkilediği Juventus'a geçişi ve Torino'da yaşadığı 9 yıl. Uruguaylı takım arkadaşı Montero onun için "Biz antrenmana başlamadan önce o sahanın etrafında tek başına koşardı. Şimdiye kadar gördüğüm en profesyonel futbolcuydu" diyor.

Kariyerinde birçok başarıya ulaştı. Bunun yanında hayal kırıklıkları da oldu muhakkak ki. Bunların başında da 2003'de Old Trafford'da Milan'a penaltılarla kaybettikleri Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu geliyordur. Aynı yıl dünyada yılın futbolcusu seçildiğini de unutmamak lazım. Çıkardığı formasının ardından şimdi takım elbisesi ile Juventus'un yönetim kurulunda görev yapıyor. Ama her sabah eşofmanlarıyla yine sahada koşmaya da devam ediyor. Bu topraklarda çeviren biri olursa alır okuruz. Türkiye'ye bir türlü gerçekleşmeyen(!) transferinden de bahsetmiş midir acaba?

23 Şubat 2011 Çarşamba

MANGO ERKEĞİ

Son 2 yıldır erkek modasına da yönelen İspanyol markası Mango 2011 için Pique ile anlaştı. Sahadaki iyi futboluna Shakira ile olan beraberliği de eklenince değişik kesimlerde de popüler olmaya başladı tabii. İlgi artıyor çocuğa. Katalan basını da takımın son maçlardaki performans düşüşünün nedenlerini değişik yerlerde arıyor. Xavi'ye sormuşlar, "Shakira ile olan beraberliği Pique'yi etkiliyor mu?" diye baba da gülerek "Neler yaşadıklarını bilmiyorum ki. Ama her zamanki gibi sakin ve şakalarını yapıyor. Sıkıntılı gözükmüyor." demiş.

17 Şubat 2011 Perşembe

İBRAHİM & GATTUSO

Biri 37, diğeri 33 yaşında. İkisi de aşağı yukarı aynı zamanlarda (1999 ve 2000)gelmiş takımlarına. İkisi de profesyonellikleri sayesinde kaptan olmayı başarmış. İkisi de takımı için sonuna kadar mücadele eder. Belki yetenekleri sınırlıdır ama hırsları ve azimleriyle açıklarını her zaman kapatmışlardır. İkisi de formaları sırılsıklam olana kadar pes etmez. İkisinin de deli olduğu söylenir. Ki öyledirler de. Yeri gelir tartışır, yeri gelir itişir kakışır, yeri gelince tekmeye kafa uzatırlar. Taraftarlarının gözünde, kalbinde yer etmelerinin sebebi de en çok budur. Ve bu iki adamın iki gün arayla yine delilikleri tuttu.

Birinin soyunma odasında takım arkadaşına yumruk attığı ortaya çıktı. Teknik direktörü ve yönetimi bu olay üzerine onu gözden çıkardı. İşvereni basının karşısında kendisine teşekkür edip güle güle dedi. 11 yıllık Beşiktaş yolculuğu üzücü bir olayla sona erdi. Evet suçluydu belki de ama etrafındakilerden hiçkimse sahip çıkmadı ona. Kimse düşünmedi yıllar sonra çocuğu "Baba 11 yıl formasını giydiğin takımdan neden ayırdılar seni?" diye sorduğunda ne cevap vereceğini. Öyle ya, dünya kulübü olma yolunda ilerleyene kavga eden bir oyuncuyu kadroda tutmak yakışmazdı. Tüm dünyanın takip ettiği bir kulüp radikal bir karar almak zorundaydı. Çok ayıptı bu yaşananlar! Cık cık cık!

Diğeri ise dünya kulübü olma yolunda ilerleyen değil bizzat dünya kulüplerinden birinde oynuyor. O, İstanbul'daki meslektaşı gibi soyunma odasında 20 kişinin önünde değil, Şampiyonlar Ligi gibi önemli bir platformda, sahanın ortasında, milyonlarca insanın önünde yaptı yine deliliğini. Rakip takımın yardımcı antrenörüne kafa attı. Herkes şimdi onun UEFA'dan ne ceza alacağını konuşuyor. 3 maç mı, 5 maç mı? Alacak, bu hareketi muhakkak ki cezasız kalmayacak, kalmamalı da. Peki ya kulübü? Dünya kulübü Milan kendilerini elaleme rezil eden futbolcusunu kovmayacak mı peki? Galiba kovmayacak(!). Yöneticileri yaptığının doğru olmadığını savunsa da oyuncusunun arkasında duruyor. "Olayda tahrik var, onu da gözden kaçırmayın. Gattuso bizim için 104 Avrupa maçına çıktı, sadece 1 kez o da şu an ki takım arkadaşı Ibrahimoviç ile tatsız bir olay yaşamıştı o kadar." diyerek yıllarca kendilerine hizmet etmiş oyuncularına sahip çıkıyorlar. Daha da önemlisi "Gattuso bu formayı giymeye, kaptanımız olarak sahaya çıkmaya devam edecek" diyorlar.

İşte iki deli, işte iki hikaye. Ben bilemedim. Bizimkiler mi daha dünyalı onlar mı?

15 Şubat 2011 Salı

GUTI RÖPORTAJI

İspanyol Cadena Ser Radyosu'ndan José Ramón de la Morena Guti ile özel bir söyleşi gerçekleştirdi. O sohbetten önemli satırbaşlarını toparlamaya çalıştım.

-------------------------------------------------------------------------------------

Guti İstanbul'un Asya yakasında yaşıyor. Çok büyük bir evi var. Ancak yaşadığı yeri "öğrenci evi" diye tanımlıyor. Tek başına yaşadığı bu evin çok az kısmını kullanıyor. En çok vaktinin geçtiği yer de mutfak. "Eğer karnımı doyurmak istiyorsam yemek yapmalıyım. Annem telefonda bana nasıl yapmam gerektiğini anlatıyor. Mutfakta kendimi son dönemde bir hayli geliştirdim." diyor. 6 aydır Türkiye'de yaşıyor. "Burada arkadaşlarım var. Onları ziyaret ediyor çoğu zaman da dışarıda bir yerlere gidiyoruz." diyerek vaktinin güzel geçtiğini anlatıyor Guti.

Yaşadığı şehir İstanbul'u ise "Çılgın bir şehir. Trafik rezalet" diye tanımlıyor. Asya yakasında yaşamasının sebebi hem tesislere yakın hem de Avrupa yakasına oranla daha sakin ve düzenli olması. Her sabah 9'da kalkıyor, tesislere gidiyor, kahvaltısını yapıyor ve antrenmana çıkıyor. Ardından da evde yemekle uğraşmamak için öğle yemeğini de tesislerde yiyor. Türkçe bilmemesine rağmen iletişim konusunda sıkıntı yaşamıyor. "Buraya geldiğimden beri İngilizcem çok gelişti. Bunun faydasını ömrüm boyunca göreceğime inanıyorum" diyor. Türk insanı ile ilgili olaraksa "İlk anda biraz mesafeli gibi gözüküyorlar. Ancak öyle değil. Bana her zaman birşeyler ikram ediyorlar. Fotoğraf çekilmek istediklerinde onları hiç kırmıyorum." şeklinde konuşuyor.

İspanya liginde hakemle, rakip oyuncularla ve zaman zaman da takım arkadaşlarıyla tartışan Guti bu durumu bakın nasıl tanımlıyor; "Sinirlendiğim zaman 10 saniye beklemeliyim. Sonra yatışıyor ve hemen sakin biri oluyorum. O zaman kendi kendime konuşarak durumu daha iyi analiz etmeye başlıyorum."

Şu meşhur alkol kontrolünü kendisine sorduğumda "Eğer birileri basına haber vermeseydi olay bu kadar büyümeyecekti. 2 saat boyunca beni emniyete götürmeleri için olay yerinde bekledim. Bu sırada da kameralar geldi. Onları görünce çok sinirlendim. Ama başıma gelenler için hem kendi hem de ailem adına çok üzgünüm." diye cevap veriyor.

Guti oldukça dürüst davranıyor ve Real Madrid'i çok özlediğini söylüyor. "Herkes dünyanın en iyi takımında oynamak ister" diyen Guti, Mourinho'nun çok iyi bir teknik adam olduğunu ve Real Madrid'e çok şey verdiğini söylüyor. Guti, İstanbul'da Real Madrid'in bütün maçlarını izliyor ve eski takımının Barcelona'nın işini zorlaştıracağına inandığını belirtiyor.

Real Madrid konusunda sıkıntılı olduğu şeyler de var. Bunların başında da altyapıdan eskisi kadar oyuncunun çıkmaması. Kadrosuna yabancı genç isimleri katmasıyla ilgili olarak "Altyapıya ne olduğunu anlayamıyorum. Real Madrid fabrikasının kalitesinde bir düşüş olduğu ortada." diyor Guti.

Guti kendisi gibi Real Madrid'i bırakıp Schalke'ye transfer olan Raul ile her zaman iyi bir arkadaş olmuştur. "Onunla sık sık konuşuyorum. Ailesiyle birlikte Almanya'da oldukça mutlu. İkimiz de çok mutluyuz. Onu yarın Valencia karşısında izleyeceğim. Çok zorlu bir maç olacak." diyerek bitiriyor sözlerini İspanyol yıldız.

RONALDO'NUN VEDASI

"Milan'da oynarken hipotiroidizm rahatsızlığına yakalandığımı öğrendim. Bu metabolizmayı yavaşlatan bir rahatsızlık. Bunu kontrol etmek için bazı hormonlar almaya başladım. Bu hormonlar da kilo almama sebep oluyor. Kilolarımla dalga geçen bazı insanlar şimdi herhalde bundan pişman olmuşlardır. Futbol oynamayı halen çok istiyorum. Ama bazı şeylere yenildim ne yazık ki! Vücudum bu savaştan galip çıktı ve beni çok sevdiğim yeşil sahalardan alıkoydu."

11 Şubat 2011 Cuma

XAVI

"Arsenal'i izlemek neredeyse Barcelona'yı izlemek gibi. Fabregas ve Nasri, ben ve Iniesta gibi oyuncular. Ama aradaki fark şu; Arsenal'deki her oyuncu her nerden geldiyse oranın sisteminin bir ürünü. Ama Barcelona'daki oyuncular 10-12 yıldır bu takımın içinde. Burada ilk günden itibaren size düşünerek oynamayı öğretiyorlar. Bu kulübe adımınızı attığınıza yapmanız gereken ilk şey rondo (ortada sıçan). Düşünüyorsun, düşünüyorsun, düşünüyorsun. Topa sahip olma sorumluluğunu ve onu kaybetmenin verdiği utancı kavramaya başlıyorsun. Topu almadan önce kafanı kaldırıp etrafa bakarsın. Boş bir alanda mısın değil misin kontrol edersin. Sonra kim boştaysa ilk fırsatta topu ona gönderirsin. Modern futbol oldukça hızlı, topa iki kez dokunmaksa artık yavaşlık demek."

Mevzu ancak bu kadar güzel anlatılır. Röportajın tamamının Türkçe çevirisi Barış Gerçeker'in blogunda, eline sağlık.

8 Şubat 2011 Salı

YORUMSUZ



Ceza sahası içerisinde penaltıya neden olan birçok hareket görmüştüm ama 3 futbolcunun hakemin önünde rakibini tekmelediğine ilk kez şahit oluyorum. Ve söyleyecek birşey bulamıyorum.