Çocukluğum Beşiktaş'tan Maçka'ya doğru çıkarken hani arnavut kaldırım yol biter ve asfalta geçilir ya işte tam o çevreyi kapsayan Valideçeşme semtinde geçti. Valideçeşme denince akla ilk gelenler Beşiktaş'ın efsane başkanı Süleyman Seba'nın oturduğu semt olması (Süleyman Seba ve Çocukluğum), semte adını veren ve 80'lerin ortalarında sadece rahmetli babaannemin ve birkaç komşumuzunki dışında çevredeki tüm dairelerin camlarının kırılmasına yol açan bombanın atıldığı Osmanlı çeşmesi olan Valideçeşme ve tabii ki Kral Mezeci'dir.
Bugün Kral Mezeci'den bahsetmek istedim sizlere. Nereden aklına geldi diye sorabilirsiniz, geçenlerde eşimle birlikte çocukluğumun geçtiği sokakları gezerken o dükkanın önünden geçtim ve baktım ki efsane Kral Mezeci artık yok. Kapısının önündeki kaldırıma oturup karnımı doyurduğum çocukluk günlerim belirdi gözlerimin önünde, içimi bir hüzün kapladı. Kral Mezeci'yi efsane yapan 80'li yıllarda fastfoodların kralı(Mcdonalds, Burger King falan hakgetire), küçük yaşlarda adına anlam veremediğim ve bana o dönemlerde hep komik gelen "yengen"di. Bir zamanların en güzel yengeni orada yapılırdı. Biz mahalle sakinlerinin ve İTÜ'de okuyan öğrencilerin vazgeçemediği tatların başında gelirdi. Şimdilerde Taşlık Otel olan binanın tam karşısındaki sokaktan girdiğinizde yolun bitiminde karşınıza çıkan dükkandı Kral Mezeci. Babaannem de o sokakta otururdu. Annem ve babam çalıştığından bana ve kızkardeşime, nur içinde yatsın, babaannem bakardı. Canımız çok istediğinde ki hergün yesem bıkmazdım herhalde ve evde babaannem sevmediğimiz bir yemek yaptığında hemen eteğine yapışır ve yengen almak için ona resmen dilenirdik. Direnirdi bize, "Bırakın adamlara para kazandırmayı ben size aynısını yaparım evde" derdi. Yapardı da bazen ama Kral Mezeci'ninki gibi olmazdı.
Neyse parayı kopardığımız zamanlarda soluğu hemen bücür boylarımızla İbrahim amcanın yüksek tezgahının önünde alırdık. İbrahim amcanın ekmekleri her zaman süper taze olurdu. Bu da o yengeni mükemmel yapan en önemli özelliklerden biriydi. Ve tabii ki amerikan salatası. Beni dünyanın en güzel mezelerinden biri olan bu tatla tanıştıran da yine o yengendi. İbrahim amca, o olmadığında da oğulları -galiba ufak olanın adı Mete idi-, ekmeği ortadan keser ve sorardı, "Acılımı acısız mı?" Acılı isterseniz önce çemen sürerdi. Küçükken çemensiz yerdim ama büyüdükçe hep çemenliyi tercih ettim. Ardından amerikan salatasını sürer, üstüne de ince kıyılmış salam ve kaşar peynirini koyardı. Kral'ın sanki salamının da kaşarının da farklı bir tadı vardı. Yarım ekmek yengenin yanına bir de Sek ayran aldın mı offf mis misss! Hey gidi günler! 2004 yılında kapanmış Kral Mezeci. Kimbilir İbrahim amca, Mete ağabey şimdi nerede, ne yapıyor? Sağolsunlar! Yıllarca karnımızı doyurdukları o tat hala damaklarımda. Canım nasıl istedi anlatamam şimdi, yazdıkça ağzım sulandı, yarın sabah mutlaka hazırlamalıyım. Ama biliyorum ki Kral'ınki gibi olmayacak.
yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Mart 2010 Cumartesi
14 Şubat 2010 Pazar
VEDAT MİLOR'DAN MADRİD MUTFAĞI
Milliyet Pazar ekinde gurme Vedat Milor'dan "nefis" bir yazı. Madrid'e gidecek olanlar ile Galatasaraylı yöneticiler, teknik ekip ve futbolcular da okumalı.
Galatasaray perşembe günü Atletico Madrid’le oynayacak. Bana kalırsa Madrid Avrupa’da en iyi yemek yenen şehirlerden biri. Maçı izlemeye gidecekler için birkaç önerim var.
Galatasaray sezonu erken açtı, erken forma girdi ve gayet doğal olarak ilk yarının sonlarına doğru biraz zorlandı. Bunu Rijkaard elbette öngörüyordu ve sezon başından itibaren rotasyona gidip olası hasarları en aza indirmek istedi. Onu eleştirenler bu gerçeği ya görmedi ya da görmek istemedi.
Maalesef bizde futbol yorumcularının çoğunluğu ciddi analizden çok, önyargıları pekiştiriyor ve sonuca göre değerlendirme yapıyorlar (İbrahim Altınsay, Rıdvan Dilmen, Ömer Üründül ve başka birkaç yazarı çok beğeniyorum ama onlar azınlıkta kalıyor). Bu durumda da zaten çoğu duygusal olan Türk futbolcusu gereksiz şekilde yazılanlardan etkileniyor ve oyun disiplininden uzaklaşabiliyor. İnşallah perşembe günkü Atletico Madrid maçında futbolcularımız soğukkanlılığını korur ve iyi bir sonuçla İstanbul’a döneriz.
Gördüğüm kadarı ile Cim Bom yaratıcı futbol oynuyor ama orta sahamızın oyun kurma becerisi istenilen noktada değil. Sert basan ve kanatları iyi kapatan takımlar karşısında zorlanıyoruz. Umarım bu zaaflar kısa sürede giderilir.
Madrid asil, alımlı, tanımaktan şeref duyacağınız bir şehir
Ben kendi hesabıma karşımıza bir İtalyan değil, İspanyol takımının çıkmasına seviniyorum. Bize benzer oynayan İspanyollara karşı şansımız daha fazla.
Çok üzülüyorum o hafta çekim olduğu için maça gidemeyeceğime. Madrid bence Avrupa’da en iyi yemek yenen şehirlerden biri.
Sadece yemek değil. Gerçekten asil bir şehir Madrid. Alımlı, vakur. Barcelona kadar ilk bakışta cazip değil ama tanıdıkça haşmeti karşısında şapka çıkaracağınız ve tanımaktan şeref duyacağınız bir kent.
Ben yöneticilerin yerinde olsam futbolcuları Prado müzesine götürür ve Velasquez, Calderon gibi devlerin yanı sıra, Goya’ya ayrılan bölümdeki tabloları seyretmelerini sağlarım. Futbolcuların stres atması için dikkatlerinin üst düzeyde sanata odaklanması güzel olur. Futbolda da hem teknik-taktik hem de yaratıcılık bir arada gidiyor. Rakibinin sanatsal alanda eriştiği doruk noktalarını özümseyen futbolcularımız maçın havasına girip sahada daha rahat oynayabilir.
En önemli nokta: Paella yiyeceğim diye tutturmayın
Keşke hepsinin vakti olsa da İspanyol mutfağını da tanısa.
Ama herhalde yönetici ve taraftarların vakti olacak. Tavsiyelerim belki onların işine yarar.
En önemli nokta ile başlayayım: Paella diye tutturmayın. Castille Leon bölgesi paella’nın yurdu değil. İzmir’de Adana işi kebap aramak gibi garip bir tutku olur bu.
Ama canınız deniz ürünlerini çekiyorsa Madrid’de inanılmaz lokantalar var. Deniz ürünlerindeki zenginlik, çeşitlilik ve pişirme ustalığı açısından Madrid, Paris ile yarışır.
Bu ürünlerin pek çoğu Atlantik kıyısından, Galisya bölgesinden taze geliyor Madrid’e.
İnşallah perşembe akşamı turun kapısını aralarız da cuma akşamı sizler bunu buradaki lokantalardan birinde kutlarsınız.
Biz geride kalanların da sağlığına bir kadeh kaldırmayı unutmayın ama!
Bizde olmayan karides çeşitlerini deneyin
O’Pazo, La Trainera gibi lokantalar burada adeta müesseseleşmiş.
Bu ikisi çok çok iyi ama benim favorim Combarro. İki yeri var. Ben iki kez Ortega Gasset 40 numarada yedim. Telefon ettiğinizde, eğer oradaysa baş garson Alvaro Lopez Gresa ile konuşun.
İnanılmaz bir yer burası. Camarones, carabineros, gambas palamos gibi İspanya’nın farklı yörelerinden gelen üç-beş çeşit farklı ve taze karides deneyip onlarla bile doyabilirsiniz. Bizde var olmayan lezzetler bunlar.
Ama mutlak Galisya usulü deniz tarağı (vieras) ve ızgara deniz kereviti (cigalas) ısmarlamadan kalkmayın. Ayrıca seçeceğiniz balığı da nasıl isterseniz öyle pişiriyorlar.
Bunların yanında mutlak iyi bir Albarino şarabı ısmarlayın. Benim favorim Paco Senorans Seleccion. 40 avro civarı. Çok iyi bir Sauvignon ile Fransız Condrieu (viognier üzümü) arası bir beyaz şarap ve kabuklu
deniz ürünleri ile çok iyi gidiyor.
Trüflü lazanya ve dondurmalı sufleyi şiddetle tavsiye ederim
Diyelim ki et ağırlıklı ve çok çok üst düzeyde bir yemek istiyorsunuz.
O zaman adres Zalacain.
Müşteriler orta yaş ve üstü iş kesimi. Daha çok bankerler. Tek-tük varlıklı Amerikalı turistler de var.
Buranın baş garsonu olan Jimenez’e kendinizi tanıtın.
Lokantaya girer girmez karşınızda koskoca bir pastırma göreceksiniz: Jamon iberico. Burada elle kesiyorlar. Dünyanın en lezzetli jambonu. Eğer domuz yiyorsanız mutlak yemeğe bununla başlayın.
Bu lokantanın şefi Bask bölgesinden ve çok ünlü. Hafif Fransız etkisi de var mutfağında.
Öyle bir kaz ciğerli ve trüflü lazanya hazırlıyor ki bu kadar tatmin edici bir lezzeti ifade etmek için “umami” demek lazım. Yani tarifi zor ama insanın içini gıdıklayıp kalbini eriten tür bir lezzet. Tabii ki biraz ağır ve yağlı.
Daha hafif bir şey istiyorsanız çok güzel ve en iyi zeytinyağı ile hazırlanmış ıstakoz salataları var.
Balıklar da taze ve çok ustaca, yani derileri kıtır, içleri sulu ve deniz tuzuyla pişiriliyorlar. Ben gittiğimde “merou” denen ve bana lagos ya da orfozu hatırlatan bir balığı denedim. Sırtından çok iri ve kemiksiz bir fileto çıkarıp ızgara etmişlerdi. Safran ve domatesli sosu da çok lezzetli idi ve balığın lezzeti ile çelişmiyordu.
Ama hiç unutamayacağım yemekleri süt kuzusu pirzolası. Rengi adeta beyaz ve önünüze gelen minnacık kalem pirzola. Mönüdeyse tavsiye ederim.
Tatlılar da çok güzel. Grand Marnier likörlü krep suzeti bizzat şef garson önünüzde hazırlıyor. Fıstıklı dondurma ile gelen çikolatalı sufle de o kadar kaliteli bir çikolatadan yapılmış ki, yedikten sonra damağınızda kadife gibi bir lezzet kalıyor.
Şarap listesi de zengin. Benim tavsiyem iyi bir Rioja. Özellikle kuzu pirzola ile çok uyumlu. Artadi’nin Vina El Pison ucuz bir şarap değil ama kalitesine göre fiyatı makulün ötesinde. İpeksi dokulu, zengin, hem burunda hem damakta çeşitli katmanları olan ve bitimde damağınızda uzun süre hafif oryantal baharat lezzetleri bırakan bir şarap bu. Ben 1996’dan beri hemen hemen her senesini denedim ve hiçbir zaman çok iyinin altına düştüğünü görmedim. Kişisel tuttuğum notlarda
100 üstüne 92 ile 97 arası değişmiş (son denediğim 2005 çok başarılı).
Üst katta oturun, “callos madrilenes” ısmarlayın
Madrid’in en iyi lokantası Casa Lucio değil belki ama girilmesi en zor ve en şahsiyetli lokantalarından biri burası. Bizdeki Yakup ile Park Şamdan arası bir yer diyelim. Real Madrid başkanı, basının önde gelenleri, yazar-çizer takımı, İspanya ekonomisine yön verenler falan burada.
Telefon ettiğinizde Lucio’nun oğlu Xavier ile konuşmaya çalışın ve üst katta oturmayı rica edin (yanınızda bir bayan olmazsa bu biraz zor). Sonra da, Casa Lucio’nun hiç fena olmayan kendi kırmızı şarabını ısmarlayın. İşkembe yiyorsanız, Madrid usulü, yani güveçte gelen ve fasulyeli, domates-sarmısak soslu “callos madrilenes” şaheser. Kendi özel soslarıyla hazırlanan mercan balığı (“besugo”) çok taze ve bütün olarak ızgara ediliyor. Eğer iki kişiyseniz de enfes bir ızgara dana pirzolası var: “Churrasco”.
Eşiniz yanınızda ise kara gözlük ile gidin buraya. İspanya’nın bütün sosyetik fıstıkları üst katta!
Vedat Milor
Milliyet Pazar
Galatasaray perşembe günü Atletico Madrid’le oynayacak. Bana kalırsa Madrid Avrupa’da en iyi yemek yenen şehirlerden biri. Maçı izlemeye gidecekler için birkaç önerim var.Galatasaray sezonu erken açtı, erken forma girdi ve gayet doğal olarak ilk yarının sonlarına doğru biraz zorlandı. Bunu Rijkaard elbette öngörüyordu ve sezon başından itibaren rotasyona gidip olası hasarları en aza indirmek istedi. Onu eleştirenler bu gerçeği ya görmedi ya da görmek istemedi.
Maalesef bizde futbol yorumcularının çoğunluğu ciddi analizden çok, önyargıları pekiştiriyor ve sonuca göre değerlendirme yapıyorlar (İbrahim Altınsay, Rıdvan Dilmen, Ömer Üründül ve başka birkaç yazarı çok beğeniyorum ama onlar azınlıkta kalıyor). Bu durumda da zaten çoğu duygusal olan Türk futbolcusu gereksiz şekilde yazılanlardan etkileniyor ve oyun disiplininden uzaklaşabiliyor. İnşallah perşembe günkü Atletico Madrid maçında futbolcularımız soğukkanlılığını korur ve iyi bir sonuçla İstanbul’a döneriz.
Gördüğüm kadarı ile Cim Bom yaratıcı futbol oynuyor ama orta sahamızın oyun kurma becerisi istenilen noktada değil. Sert basan ve kanatları iyi kapatan takımlar karşısında zorlanıyoruz. Umarım bu zaaflar kısa sürede giderilir.
Madrid asil, alımlı, tanımaktan şeref duyacağınız bir şehir
Ben kendi hesabıma karşımıza bir İtalyan değil, İspanyol takımının çıkmasına seviniyorum. Bize benzer oynayan İspanyollara karşı şansımız daha fazla.
Çok üzülüyorum o hafta çekim olduğu için maça gidemeyeceğime. Madrid bence Avrupa’da en iyi yemek yenen şehirlerden biri.
Sadece yemek değil. Gerçekten asil bir şehir Madrid. Alımlı, vakur. Barcelona kadar ilk bakışta cazip değil ama tanıdıkça haşmeti karşısında şapka çıkaracağınız ve tanımaktan şeref duyacağınız bir kent.
Ben yöneticilerin yerinde olsam futbolcuları Prado müzesine götürür ve Velasquez, Calderon gibi devlerin yanı sıra, Goya’ya ayrılan bölümdeki tabloları seyretmelerini sağlarım. Futbolcuların stres atması için dikkatlerinin üst düzeyde sanata odaklanması güzel olur. Futbolda da hem teknik-taktik hem de yaratıcılık bir arada gidiyor. Rakibinin sanatsal alanda eriştiği doruk noktalarını özümseyen futbolcularımız maçın havasına girip sahada daha rahat oynayabilir.
En önemli nokta: Paella yiyeceğim diye tutturmayınKeşke hepsinin vakti olsa da İspanyol mutfağını da tanısa.
Ama herhalde yönetici ve taraftarların vakti olacak. Tavsiyelerim belki onların işine yarar.
En önemli nokta ile başlayayım: Paella diye tutturmayın. Castille Leon bölgesi paella’nın yurdu değil. İzmir’de Adana işi kebap aramak gibi garip bir tutku olur bu.
Ama canınız deniz ürünlerini çekiyorsa Madrid’de inanılmaz lokantalar var. Deniz ürünlerindeki zenginlik, çeşitlilik ve pişirme ustalığı açısından Madrid, Paris ile yarışır.
Bu ürünlerin pek çoğu Atlantik kıyısından, Galisya bölgesinden taze geliyor Madrid’e.
İnşallah perşembe akşamı turun kapısını aralarız da cuma akşamı sizler bunu buradaki lokantalardan birinde kutlarsınız.
Biz geride kalanların da sağlığına bir kadeh kaldırmayı unutmayın ama!
Bizde olmayan karides çeşitlerini deneyin
O’Pazo, La Trainera gibi lokantalar burada adeta müesseseleşmiş.
Bu ikisi çok çok iyi ama benim favorim Combarro. İki yeri var. Ben iki kez Ortega Gasset 40 numarada yedim. Telefon ettiğinizde, eğer oradaysa baş garson Alvaro Lopez Gresa ile konuşun.
İnanılmaz bir yer burası. Camarones, carabineros, gambas palamos gibi İspanya’nın farklı yörelerinden gelen üç-beş çeşit farklı ve taze karides deneyip onlarla bile doyabilirsiniz. Bizde var olmayan lezzetler bunlar.
Ama mutlak Galisya usulü deniz tarağı (vieras) ve ızgara deniz kereviti (cigalas) ısmarlamadan kalkmayın. Ayrıca seçeceğiniz balığı da nasıl isterseniz öyle pişiriyorlar.
Bunların yanında mutlak iyi bir Albarino şarabı ısmarlayın. Benim favorim Paco Senorans Seleccion. 40 avro civarı. Çok iyi bir Sauvignon ile Fransız Condrieu (viognier üzümü) arası bir beyaz şarap ve kabuklu
deniz ürünleri ile çok iyi gidiyor.
Trüflü lazanya ve dondurmalı sufleyi şiddetle tavsiye ederim
Diyelim ki et ağırlıklı ve çok çok üst düzeyde bir yemek istiyorsunuz.
O zaman adres Zalacain.
Müşteriler orta yaş ve üstü iş kesimi. Daha çok bankerler. Tek-tük varlıklı Amerikalı turistler de var.
Buranın baş garsonu olan Jimenez’e kendinizi tanıtın.
Lokantaya girer girmez karşınızda koskoca bir pastırma göreceksiniz: Jamon iberico. Burada elle kesiyorlar. Dünyanın en lezzetli jambonu. Eğer domuz yiyorsanız mutlak yemeğe bununla başlayın.
Bu lokantanın şefi Bask bölgesinden ve çok ünlü. Hafif Fransız etkisi de var mutfağında.
Öyle bir kaz ciğerli ve trüflü lazanya hazırlıyor ki bu kadar tatmin edici bir lezzeti ifade etmek için “umami” demek lazım. Yani tarifi zor ama insanın içini gıdıklayıp kalbini eriten tür bir lezzet. Tabii ki biraz ağır ve yağlı.
Daha hafif bir şey istiyorsanız çok güzel ve en iyi zeytinyağı ile hazırlanmış ıstakoz salataları var.
Balıklar da taze ve çok ustaca, yani derileri kıtır, içleri sulu ve deniz tuzuyla pişiriliyorlar. Ben gittiğimde “merou” denen ve bana lagos ya da orfozu hatırlatan bir balığı denedim. Sırtından çok iri ve kemiksiz bir fileto çıkarıp ızgara etmişlerdi. Safran ve domatesli sosu da çok lezzetli idi ve balığın lezzeti ile çelişmiyordu.
Ama hiç unutamayacağım yemekleri süt kuzusu pirzolası. Rengi adeta beyaz ve önünüze gelen minnacık kalem pirzola. Mönüdeyse tavsiye ederim.
Tatlılar da çok güzel. Grand Marnier likörlü krep suzeti bizzat şef garson önünüzde hazırlıyor. Fıstıklı dondurma ile gelen çikolatalı sufle de o kadar kaliteli bir çikolatadan yapılmış ki, yedikten sonra damağınızda kadife gibi bir lezzet kalıyor.
Şarap listesi de zengin. Benim tavsiyem iyi bir Rioja. Özellikle kuzu pirzola ile çok uyumlu. Artadi’nin Vina El Pison ucuz bir şarap değil ama kalitesine göre fiyatı makulün ötesinde. İpeksi dokulu, zengin, hem burunda hem damakta çeşitli katmanları olan ve bitimde damağınızda uzun süre hafif oryantal baharat lezzetleri bırakan bir şarap bu. Ben 1996’dan beri hemen hemen her senesini denedim ve hiçbir zaman çok iyinin altına düştüğünü görmedim. Kişisel tuttuğum notlarda
100 üstüne 92 ile 97 arası değişmiş (son denediğim 2005 çok başarılı).
Üst katta oturun, “callos madrilenes” ısmarlayınMadrid’in en iyi lokantası Casa Lucio değil belki ama girilmesi en zor ve en şahsiyetli lokantalarından biri burası. Bizdeki Yakup ile Park Şamdan arası bir yer diyelim. Real Madrid başkanı, basının önde gelenleri, yazar-çizer takımı, İspanya ekonomisine yön verenler falan burada.
Telefon ettiğinizde Lucio’nun oğlu Xavier ile konuşmaya çalışın ve üst katta oturmayı rica edin (yanınızda bir bayan olmazsa bu biraz zor). Sonra da, Casa Lucio’nun hiç fena olmayan kendi kırmızı şarabını ısmarlayın. İşkembe yiyorsanız, Madrid usulü, yani güveçte gelen ve fasulyeli, domates-sarmısak soslu “callos madrilenes” şaheser. Kendi özel soslarıyla hazırlanan mercan balığı (“besugo”) çok taze ve bütün olarak ızgara ediliyor. Eğer iki kişiyseniz de enfes bir ızgara dana pirzolası var: “Churrasco”.
Eşiniz yanınızda ise kara gözlük ile gidin buraya. İspanya’nın bütün sosyetik fıstıkları üst katta!
Vedat Milor
Milliyet Pazar
8 Aralık 2009 Salı
TÜM ZAMANLARIN EN GÜZEL 10 TÜRK ÇORBASI
Öncelikle bu listeyi sadece kendi beğendiğim çorbalardan oluşturduğumu ve 10 çorbayla sınırlamaya çalıştığımı belirteyim. Listeyi hazırlarken de naçizane gözönünde bulundurduğum bazı kriterler oldu. Burada o kriterleri saymamın daha önceki tecrübelerim ışığında pek fazla önem arzettiğini zannetmiyorum. Sıralamanın da o kadar önemli olmadığını belirtir, listeyi beğenmeyen çorba gurmelerinin(!) alınmamasını önemle arz ve rica ederim.
1- TARHANA ÇORBASI
2- BUĞDAYLI NOHUTLU YUVALAMA ÇORBASI
3- MANTILI VE NOHUTLU YÜKSÜK ÇORBASI
4- EZOGELİN ÇORBASI
5- YEŞİL MERCİMEKLİ VE NOHUTLU TUTMAÇ ÇORBASI
6- MERCİMEK ÇORBASI
7- KREMALI DOMATES ÇORBASI
8- YAYLA ÇORBASI
9- TERBİYELİ BUĞDAY ÇORBASI
10- DÜĞÜN ÇORBASI
1- TARHANA ÇORBASI2- BUĞDAYLI NOHUTLU YUVALAMA ÇORBASI
3- MANTILI VE NOHUTLU YÜKSÜK ÇORBASI
4- EZOGELİN ÇORBASI
5- YEŞİL MERCİMEKLİ VE NOHUTLU TUTMAÇ ÇORBASI
6- MERCİMEK ÇORBASI
7- KREMALI DOMATES ÇORBASI
8- YAYLA ÇORBASI
9- TERBİYELİ BUĞDAY ÇORBASI
10- DÜĞÜN ÇORBASI
30 Ekim 2009 Cuma
DEVLETŞAH & BEN
Devletşah'ın mutfağına girdim geçen akşam. Tanımayanlar için söyliyeyim, Devletşah en çok takip edilen yemek blogger'ı. Yemek bloglarının Aceto'su da diyebiliriz. Makarna yapacaktık beraber. Ama biraz gergindi kendileri. Çalışanları taze nane almadıkları için biraz sinirlenmişti. Kızgın Devletşah'ı görünce korktum ne yalan söyliyeyim, yanlış birşey yaparsam benim de kafama her an tencereyi geçirebilir diye düşündüm. Bakmayın öyle ufak tefek olduğuna! Şaka şaka! Çok tatlı ve sempatik biri. Hem futbol üzerine keyifli bir sohbet yaptık hem de makarna pişirdik. Ne makarnası yaptığımızı sormayacaksınız heralde! Üzerimize domates sosları falan sıçrasa da, Devletşah blender'ı çalıştırmayı başaramayıp benim maharetli parmaklarıma ihtiyaç duysa da en sonunda lezzetli bir makarna yapmayı başardık. Bir gün bana konuk olursanız sizlere de yaparım.22 Ocak 2009 Perşembe
ÇÖMLEK'TE KURUFASULYE

Çamlıca'daki Çömlek'te kurufasulyenin tadına bakmadıysanız kurufasulye yedim demeyin. Eskiden Kısıklı'daydı birkaç ay önce Çamlıca tepesindeki yeni yerine taşındı. Dün uzun bir süre sonra ilk kez yolum düştü. Günün en güzel anlarını geçirdiğimi söyleyebilirim. Yolunuz düşerse nefis Adalar manzarası eşliğinde terayağlı kurufasulye ve pilavınızı yerken beni de anarsınız. Kuru fasulye, pilav, turşu ve ayran dörtlüsü, Barcelona'nın geçen yılki Messi, Eto'o, Henry ve Ronaldinho'lu dörtlüsüne rahat 4 atar.
26 Aralık 2008 Cuma
25 Kasım 2008 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


